|
Jalûzinin ince aralıklarından girip, kırılgan, beyaz tene düştü gün ışığı. Bedenini bin parçaya böldü. Yorgundu. Işığı gördüğü anda uyanırdıhep. Ama son günlerdetaşınmasıgüç bir ağırlık yerçekimiyle bir olup aşağı çekiyordu onu. Yıllardır hissetmediği kadar yorgundu. Yüzüstü yatardı hep. Her zaman yatağın sağ tarafında yatar, sağ tarafından kalkardı. Tuhaf bir batıl inanç olarak yerleşmişti beyninin bir köşesine. Mümkün olduğunca soluna dönmemeye çalışırdı. Okyanus kadar uçsuz bucaksız gelirdi küçük odasına güç bela sığdırdığı geniş yatağı. Ama O gittikten sonra sol yanına dönemedi hiç. Orda canını yakan, tenine batan bir şeyler vardı. Tüm çarşaflara işlemiş kapkaranlık bir leke, terk etmenin acı kokusu. Nerden çıktın yine sabah sabah. Uyanır uyanmaz beynimin tüm kıvrımlarına hükmetmek zorunda mısın? Bıktım! Uyanmak istemiyorum hiç. Yalvarırım git. Bir kere de yalnızlığımla uyanayım. Yalnız kaldığından beri kendi kendine konuşup duruyordu. Eskiden babaannesiyle dalga geçerdi şimdi onun başına gelmişti işte yalnızlık vakası. Dedesi onu bırakıp öbür diyara yolculuğa çıktığında, meleklerin yanına (ona böyle söylemişlerdi çünkü) kadıncağız yapayalnız kalmış, kendi kendine konuşur olmuştu. Çok severdi dedesini. Asırlık bir ağacın gövdesi gibi geniş gövdesini, şefkat dolu ellerinin saçlarında gezinmesini özledi. Hayatı onunla tanımıştı. Kaplumbağayı, kanaryayı, ayçiçeği tarlalarında geçen uzun yazları ve buğday başaklarını özledi. Ne zaman dedesi gelse aklına, boğazını yakan bir ot kokusu yayılırdı. Koşup yuvarlandığı yemyeşilleri düşünürdü. Bazen delirdiğini düşünüyordu yalnız kalmaktan. Yemyeşil ot kokuları eşliğinde güç bela silkelendi ağırlıklarından ve yatağını terk etti. Yatağının kenarında duran pembe terliklerini giydi. Üzerinde beyaz, büyük beden bir tişört vardı. Hani şu üzerinde “Besame mucho” yazan, yanında siyah tenli güzellerin sarılı yeşilli kostümlerle dans ettiği XL tişörtlerden. Sözlerini ve ayrıca kulaktaki tınısını çok sevdiği için Taksim’in meşhur pasajlarından birinden almıştı sol yanındakine, uyurken giysin diye. Ama şimdi kendisi giyiyordu işte. Neyse düşünmeyecekti şimdi O’nu. Şarkı söylemeye başladı. “Besame, besamee muchooooo…” nay na na nay na na nay… Geri kalanının telaffuzu zor olduğu için söylemeyi bıraktı. Ama beyninde anlamları yankılandı. “Öp beni bol bol, sanki bu gece son sefermiş gibi, seni kaybetmekten öyle korkuyorum ki.” Kalkar kalkmaz pencereye uzanırdı hep. Bu sabah da öyle yaptı. Üzerindekini çekiştire çekiştire cama uzandı. Jalûzilerden süzülen ışık bedenini bölmeye devam ediyordu. Çekti hepsini en tepeye kadar, güneş odasına hücum etti. Camı açtı sonra, havayı kokladı. Karşısında uzanan güzel şehre baktı. Mutfağa geçip koca bir bardak süt aldı kendine. Arkasından bir sigara yaktı. Hep böyle tezatlarla geçti zaten hayatı. Süt içip üzerine sigara yakmak, soğuk suyla, boğaz ağrısını geçirecek sandığı haplardan kullanmak, kışın pencere açık yatmak, gülerken ağlamak ya da reçelle birlikte peynir yemek gibi. Bir de son zamanlarda sevip de terk etmek yazıldı listesine. Hayatında uyguladığı tezatların en vurucu en zararlısı. Kapının önüne sevimli kapıcısının bıraktığı günlük gazeteleri aldı. Şöyle bir göz gezdirip yemek masanın üstüne attı. Devasa bir duygu çarkı içinde durmadan ve amaçsızca dönüyordu yeterince zaten. Bir de bu ülkedeki çarpıklıkları kendine katmak anlamsız geldi. Çiçeklerine yöneldi. Küçük ama ferah bir evi vardı, bir yatak odası ve kocaman bir salonu. Ayrıca neredeyse salonu kadar büyük bir terası vardı. Zaten evi tutarken bir tek terasa alıcı gözüyle bakmış hemen ev sahibiyle el sıkışmıştı. Hiç sevmezdi Serdar Bey’i. Orta yaşlı, kel, tıknaz, sevimsiz bir adamdı. Kesinlikle bu dört sözcük adamın tarifinin mükemmel bir karşılığı diye düşündü. İnsanı baştan aşağı süzen patlak gözleriyle iki odayı ve bir terası işaret etmişti. Ama evi görünce fazla umursamadı ev sahibini. Hemen elini uzattı adamın küçük, çirkin ellerine doğru. Ufak bir pazarlıktan sonra yolladı hemen. Bir an önce taşınmak istiyorum da artık sonra görüşürüz. Hatta hiç yormayayım ben sizi buralara kadar bir daha, hesap numaranızı verin öyle halledelim. Adam da dünden razı, tamam diyip çıkmıştı. Ondan sonra ayda bir rutin konuşmalar. Özenerek, tek başına, ağır ağır döşemişti evini. Rahat, sade ve ferahtı. Kese kâğıdı renginde duvarları beyaz geniş bir kanepesi yeşilden turkuaza ve sonra da maviye geçiş yapan renklerde perdeleri ve ceviz bir sehpası vardı, ayrıca vazgeçemediği minik bibloları. Kocaman bir kitaplık yaptırmıştı kendine. Okumayı çok severdi. Nefis kitaplarla doluydu kütüphanesi. Hemen yanında sanat dergileri ve fotoğraflar yığılıydı. Bir de duvarda aslı kocaman bir resim. Kendi resmi. O’nun yaptığı. Çok güzel günler geçirmişti bu evde. İç karatıcı; anneden babadan, kardeşten, arkadaşlardan, sevgiliden ayrılık zamanları, gülmekten yorulmanın tadı, deniz kokusuyla terasta rakı balık, yıldızlı seyir geceleri, kızlarla elli bir partileri, O’nun ince iltifatlarıyla bezenmiş ılık dokunuşları, Pazar kahvaltıları, akşam yemekleri, eski Türk filmi geceleri… Çok anısı vardı, halılara, perdelere, duvarlara kazınmıştı hepsi. Bırakıp gidemezdi yani bu yaşayan, ailesi gibi olan, tek sığınağı güzel evi. Anılar acıtsa da onlarla beraber bu evde yaşamayı öğrenecekti. Çiçeklerini sulamaya başladı. Yıllar geçtikçe güzelleşmişti terası. Kırmızı sarmaşık gülleri, sardunyaları, papatyaları, fesleğeni hatta küçük domatesleri bile vardı, sıcak yaz akşamları yapılan Akdeniz salatalarına koymak için. İçlerinden en sevdiği kırmızı beyaz kırçıllı zambağıydı. Sanki bulunduğu ortamın duygu halini değiştiriyor gibi gelirdi ona. Diğerlerini de severdi ama bu çiçek ihtişamıyla çok etkilerdi onu. Çiçekleri az bir zaman hüküm sürdüğü için, kışları çok özlerdi onu. Sıkıntısı geçer gibi oldu biraz. Bugün karamsar ruh halimi giymeyeceğim üstüme dedi çiçeklerine. Siz de benden bıktınız dimi? deli gibi sizle konuşuyorum. Ama işte düşündükçe canını acıtıyordu hep bir şeyler. Nereye dönsem onu görüyorum derler ya, aynen öyle. Bu duygunun tam karşılığı en arabeskinden dört kelime olabilirdi ancak; “her şeyde sen varsın.” Düşünceler derin sularda boğmaya çalışırken, çalan telefon elini uzattı ve çekti onu yanına. —Alo. Arayan sesizlikti. İnce, derinden bir iç çekiş duyuldu ardından. —Konuşacak mısınız? —Yağmur… Benim Deniz.(sessizlik).Seni çok özledim, yalvarırım dön bana. Sakın kapa… Küçük bir klik sesi ve kapanan telefonun ağır, ağlamaklı, mahzun duruşu. Sanki karşısında duruyormuş gibi tedirgindi. Telefonun içinden ellerini çıkarıp onu yakalayacakmış gibi geliyordu. Aniden kapattı telefonu. Karşıdaki de güç bela birleştirdiği kırık gururu paramparça olduğu için bir daha arayamadı. Telefon telleri arasından havaya dağılan hüzün yağmuru üzerlerine yağdı Yağmur dizlerinin bağlarından kurtularak koltuğuna yığıldı. Deniz, Yağmur’un oturduğu sokakta, bir duvarın arkasında, kulaklarında o çocuksu sesin yankısıyla bir merdivene çöktü. İkisi de çılgınlar gibi ağlamak istedi. Deniz, yaş götürmez erkekliğinden, Yağmur büyüdüğünü düşünmek istediği için, ağlayamadı. Böylece ilk barışma denemesi başarısızlıkla sonuçlandı. Yollar ikinci kez ayrıldı. Yalnızlık yolunun yolcusu, küçük evinde, oturduğu koltuktan kalktı ve aynanın karşısına geçti. Gözlerinde biriken yaşları tek bir göz kırpma hareketiyle akıttı aşağı. Yüzünü inceledi. Çocuksu yüzünde yer etmeye çalışan hafif çizgileri yokladı. Uzun, düz, kumral saçları vardı. İnce narin elleri, kibar, şirin bir yüzü… Ağlayınca yeşile bakan ela gözleri çok güçlü bir ifadeye sahipti. Karakteristik bakışları vardı. Gözlerinden ne anlatmak istediğini kolayca anlardınız. Son günler haricinde, kolay kolay kaşlarını çatmazdı, hep gülerdi. Genel yüz ifadesi, oval bir yüzün ortasına kondurulmuş minik bir burun, ela keskin bakışlar ve kocaman bir gülümsemesi olan minik bir ağızdan oluşuyordu. Deniz’i düşündü. Yüzünü canlandırdı gözünün önünde. Düzgün erkeksi hatlarını, biçimli çenesini, muazzam bir esmerliğe doğru çağlayan, bal rengi gözlerini, anlamlı ve yumuşak bakışlarını… Özlemek ne acı diye düşündü. “Özlemek aşktan gelir” diye fısıldamıştı bir melek kulağına bir gün. O günü hatırladı. Hala aşıktı işte. Bağıra bağıra ağladı aynanın karşısında, sevdiği adamın hayali önünde. Birbirimizi tamamlardık biz. Ben yağmur olup yağardım, o deniz olup taşardı. Şimdi ben böyle yarım, ne yapacağım? İsyanların yorgunluğuyla uyuyakaldı ve bir rüyanın koynunda buldu kendini. Bembeyaz kumların üzerine yapılmış ahşaptan bir barakada oturuyordu tek başına. Pencereden turkuaz rengi denizi gördü. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Sıcak kumlara değen ayakları denize doğru sürükledi onu. Sahil boyunca kendisinden başka tek bir kişi bile yoktu. Yalnızlıktan ürktü biraz ama denizi görünce aldırmadı. Yanan ayaklarını suya soktu. Kafasını kaldırıp etrafını izlemeye başladı. İlerde bembeyaz tüllerle çevrili kocaman bir yatak gördü. Tüller rüzgarda salınıyordu. Yatağın üzerinden kırmızı gül yaprakları uçuşuyordu. Yürümeye başladı. Yaklaştıkça onu bekleyenin sadece yatak olmadığını anladı. Siyah bir siluet belirdi karşısında. Beyazlar içinde, arkası dönük ayak seslerini dinleyen, kapkara bir yabancı. Korkuyordu. Geri dönmek istedi ama kumlar ayaklarının altından kayıp gidiyordu yabancıya doğru. Bir müddet sonra yatağın yanındaydı. Bir ucunda o bir ucunda karanlık adam oturuyordu. Adam, uzun cübbe gibi siyah bir örtü sarınmıştı üzerine. Arkası dönük ve kafası kapalı olduğundan yüzünü göremiyordu. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Uzandı yabancıya. Parmaklarının ucuyla yavaşça koluna dokundu. O anda dokunduğu yerden alevler çıkmaya başladı. Yataktan kalkmak için çırpınıyordu ama kalkamadı. Adam kıpırtısız oturuyordu hala. Gül yaprakları siyaha dönüyordu yavaş yavaş. Tüller ve bembeyaz yatak sararmaya başlamıştı. O anda adam yüzünü döndü ağır ağır. Alevler içinde yanan siyah cübbesinin içinden ona baktı. İki kelime döküldü dudaklarından;“Gel benimle” Terden sırılsıklam uyandı. Nefes almakta zorluk çekti bir süre. Bu hiç tanımadığı adam ölesiye korkutmuştu onu. Neden çağırmıştı ki yanına. Kimdi? Yatağında doğruldu. Güneş bulutların arasında kaybolmuştu. Kim bilir kaç saattir uyuyordu. Sürekli sorduğu sorular ve bulamadığı cevaplar eşliğinde kalktı yatağından. Banyoya girdi. Soyundu Aynanın önünden geçerken şöyle bir baktı kendine. Islak tişörtünü kirli sepetine attı. Soğuk suyun altına girdi Akıp giden su korkularını, yalnızlığını alıp götürüyordu, zaman duruyordu sanki. Çocukluğundan beri çok severdi suyu. Küçüklüğünün aile tatillerinde ya da ailenin küçük tatillerinde, tüm tatilini deniz kenarında geçirirdi. Yürür, koşar, yüzer ama hep deniz kenarında kalmak isterdi. Ağlar, tepinir çıkmazdı sudan. En büyük tutkusuydu deniz. Yıllar sonra adaş bir tutkuya aşık oluncaya kadar. Tüm huzursuzluklarını küvetin deliğinden akıp giden suya bırakıp havlusuna sarındı. Saçlarını topladı. Güzel beyaz boynun kıvrımlarında biriken su damlalarını kuruladı. Odasına geçip üzerine rahat bir şeyler geçirdi. Karar verilmişti yorgun beyni tarafından, bu gün dışarı çıkmayacaktı. Şehrin en işlek yerlerinden birinde oturuyordu zaten. Terasına çıkıp bir fincan çay eşliğinde dışarıyı izleyebilirdi. Aslında belki de bir kadeh şarap iyi olurdu diye düşündü. Sonra hala hiçbir şey yemediği aklına geldi. Bir zamanlar üzerinde fotoğraflar ve aşkla yazılmış notlarla dolu olan buzdolabına yöneldi. Deniz’e bir not yazıp okumasını sağlamanın en iyi yolu buzdolabına yapıştırmaktı. Çünkü gözünü açar açmaz trans halinde dolaba koşardı. O gidince hepsini sökmüştü. Şimdi sadece öksüz minik mıknatıslar karşılıyordu onu. Dolabı açtı ama bir şey bulamadı. Çok güzel yemek yapardı ama sadece kendine yemek yapıp sofra hazırlamaktan hoşlanmıyordu. O yüzden genellikle iş dönüşünde dışarıda atıştırıyordu. Bir gazetede köşe yazıları yazıyordu. O yüzden sık sık ofiste olması gerekmezdi. İşinin en çok bu yanını seviyordu zaten. Her gün yazı yazıp gezmekten kim bıkar ki. Çalışan çoğu insanın aksine evinde çok zaman geçiriyordu. O yüzden hemen alışveriş yapmalıydı. Hem zaten pazartesi işe gitmem belki de diye düşündü. “Melankoli doldum, çok rahatsızım, idare edin.” Buz mavisi bir gömlek giydi. Annesinin doğum gününde aldığı gösterişsiz, minik mavi küpelerini taktı Altına kotunu geçirip daha fazla aynaya bakmadan çıktı evden. Şehrin kalabalığı yalnızlığına iyi geldi biraz. Üst sokaktaki süpermarkete gitmeye karar verdi. Bu şehirde tek başına yaşamaya başladığından beri etrafını saran çaresizlik duygusuna alışmıştı artık. Kendi seçmişti bu hayatı. İsyan etmek saçma olurdu. Annesini özledi, güzel minik yüzünü, sevgi fışkıran gözlerini ve en çok da sesini. Kardeşi yoktu. Yani zaten yapayalnız büyümüştü. Önce babasının ardından hiçbir şey söylemeden gidişine tanık oldu sonra annesini kaybetti. Onu kaybetmeden önce keşke daha çok zaman geçirseydim onunla diye düşündü. Keşke alıp başımı giderken tek başıma yaşayacağım ben artık, sıkıldım bu hüzünlü yaşamdan diye isyan etmeseydim. Ama hiçbir zaman sırt dönmedi bana annem. Canım annem… Beyninde kendi kendine konuşan yaratık susmuyordu yine. İç sesini kullandı ve dikkatini karşıdan gelen çifte yöneltti. Yüzlerinden mutluluk fışkırıyordu, izlemekten vazgeçti. Üç dört yaşlı teyze yolun ortasında toplaşmış dedikodu yapıyorlardı, yüzlerinden sitem fışkırıyordu onları da izlemekten vazgeçti. Neden sonra tam önünde yürüyen çocuğu fark etti. Elinde balonlarla biraz ileride duran güvercinlere doğru koşturuyordu. Ne güzel bir fotoğraf karesi diye düşündü. Makinemi niye almadım ki sanki. Ama şimdi mutlu fotoğraflar çekecek zaman değil, tüm filmler hüzün renginde, şarkılardan acı damlıyor. Yemek yemem lazım. Beyninin açlıkla ilgilenen kısmı uyarı yolladı diğer tarafın sesini keserek. İşte market orda hadi gir artık.
bilincisigi@mynet.com

|