Kültür Sanat ve Edebiyat dergisi

25/9/2008 - SONBAHARDA KÖREBE...GÜVEN TUNÇ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 S

Kategori: oyku




SONBAHARDA KÖREBE...

Seyit Ali Doğan, salına salına çıktı evden. Elinde, artık içinde nelerin olduğunu kendisinin bile tam hatırlamadığı, gün içinde, cep telefonuna gereksinim duymasının dışında kullanmadığı, bazen kapağını bile açmadığı ama onsuz da bir yere gitmediği, eskimiş evrak çantası, Akay'ın köşeden salına salına döndü,

Kızılırmak Sinemasının önünden, Selanik'ten, Mülkiyeliler Lokalinin yanından yine salına salına, zihninde çizilmiş bir rotayı izleyip, yaz sonları alışkanlığıyla, aşağılara, Sakarya'daki dershaneye iniyor.

İyi ki, annesinin ısrarlarına boyun eğip de Birlik Mahallesine taşınmamıştı. Gözünü sevdiğim Tunalı'sı. Hem kendisi Avrupai bir küçük şehir hem şehrin her yerine bir adım. En azından Seyit Ali'nin gidip geldiği, takıldığı yerler için öyle. Arabayı ancak hafta sonları kullanmaya ihtiyaç duyuyor ancak. O da canı ister de şöyle şehir dışı, kırlık, yeşillik bir yere giderse. Bir de, yemeklerini özlediğinde annesine. Bir tek sonbahar günlerde işe yayan gidebiliyor ve bundan çok hoşlanıyor. Yoksa çekilir dert değil otobüsle dolmuşla uğraşmak. Kızılay'da otopark bulmaksa dünyanın en zor problemi. Yürüme gibisi var mı? Ama her zaman imkan olmuyor. Özellikle soğuk ve sıcaklarda. Öyle günlerde de, taksiler ne güne duruyor? Biraz da onlar kazansın değil mi efendim? Bak biz ne güzel kazanmışız, öğrencilerimiz en iyi yerleri tutturmuş bir öğrenciye puanının yüksekliğinden dolayı araba bile vermişiz. En büyük pankartla duyurmuşuz diğerlerinden farkımızı. Başkalarına niye kazandırmayalım?

Yazınki yapış yapış ve soluk aldırmayan sıcak kalmamış. Bunalmadan sinirlenmeden yürüyor. Sıcak tansiyonunu yükseltirken tahammül gücünü azaltıyor, asabi yapıyor Seyit Ali'yi. Kafası da çalışmıyor sanki sıcakta. Mevsimler mi değişti? Yaş mı kemale erdi? Bilmiyor ama eskiden hiç tınmadığı şeyler şimdi hayatında önemli rol oynuyor. Neredeyse hayatını, mevsime, kalabalığa, yediklerine içtiklerine göre düzenleyecek. Koskoca yaz geçti de bir güzel bahçede, bir güzel öğlen rakısı içemedi gitti. Bu şehirde, sıcakta dışarıda da olmayı sevmiyor. Şimdi öyle mi ya. Salına salına sabahın tadını çıkarıyor. Öğlen de rakının tadını çıkarır belki.

Bu yıl da, sonbahar ne kadar güzel. Hele geçen yazdan sonra. Sanki doğa kendince bir dengeyi tutturuyor. Yazın bunalttıklarını şimdi ferahlatıyor. Sabah da çok güzel. Büyülü sanki. Güne açılan bir kapının çok ötesinde. Aslında kendine özgü ve bağımsız bir zaman. Binlerce yıldır yinelenen bir mucize. Bir de, parlak ama artık sıcağı yıldırıcı olmayan, okşayan, bir güneş. Daha ne olsun?

Önünde yürüyen iki adamın, açık artırmayla satılan milyarlık şarapların, iki yüz trilyonluk bir yolsuzluğu maskelemek için televizyonlardan verildiğinden söz ettikleri kulağına çarpıyor. Seyit Ali, adımlarını sıklaştırıyor. Bu tür konuları konuşmak bir yana duymaktan bile sıkılıyor. Yürüyüp onları geçiyor. Adamları duyamayacak noktaya geldiğine kanaat getirince yavaşlıyor.

Salına salına girdiği Sakarya'da çiçek kokusu. Erkenden süpürülmüş temiz sokaklar. Tek meydanımsı alana dökülüp, onunla bir bütün oluşturmuş, onu uslu bir göle dönüştürmüş nehirler gibiler. Mırıltılarıyla gezinen güvercinler. Yayalara açılmış caddelerin gürültüsüz patırtısız egzoz dumansız, homurtusuz hali. Üç dükkan ötedeki komşusuna seslenen esnafın, gürültüye gitmeyen, neşeli, tane tane anlaşılır sözleri. Açılmış radyolardan caddeye taşan oynak havalar. Bir Karadeniz havasına uymuş ayakları, omuzları kendiliğinden oynayan çırak çocuk. Akdeniz ülkesi ne de olsa. Sükuneti bile canlı.

Dünkü gibi polis kordonu da yok ortalıkta. Toplu getirildikleri alana patır patır indirilen robokoplardan oluşan , insanlarda, yine nerde ne olacak? Tehlikede miyim? Burası da artık iyice güvenliği olmayan bir yer oldu duygusu yaratan, her an her yerden bir patlama bekleme psikolojisine sokan tedirgin edici kordon yok. Şüpheli paket, çanta , bomba ihbarı yapılmamış bugün. Biber gazı kullanmayı planladıkları bir eylem de yok anlaşılan. Ne güzel. Sakarya bu sabah kendi sakinlerine bırakılmış.

SSK İşhanının çöpü bile kokmuyor sanki. Balığı ızgarası, köftesi, gözlemesi, kokoreci dumanı, isi, pası sarmamış daha etrafı. Pop müziğin istilası başlamamış. Çöp boşaltım kapısının yanına taksiyle getirilip, anneleri ya da ablalarıyla bırakılan çocuklar bile, para istemek için erken bir vakit olduğunu öğrenmiş, kimsenin yolunu kesmiyorlar. Onlar da, onun gibi avare bir zevkle seyrediyorlar Sakarya Caddesi'ni. Dükkanlar açılıyor Tezgahlar dışarı diziliyor, kapı önleri ıslatılıp daha bir ince süpürülüyor. Manava, markete, balıkçılara, çiçekçilere koca kamyonla, kamyonetle, arkası açık doçla, binek arabayla ha bire kasalarca çiçek, meyve, sebze, balık, tavuk, tenekelerce bal, peynir, zeytin gelip boşalıyor. İş yaparken yarenlik ediliyor. Seyit Ali durup onları seyredebiliyor. Her gün önünden geçip gittiği duvarlarındaki afişlere, önlerinde uzun uzun dikilip bakabiliyor. Konser, söyleşi, imza günü duyurularını inceleyebiliyor. Savaşın vahşetini gösteren afişlerle karşılaşınca huzuru kaçacak gibi oluyor, o da, görmemiş gibi yapıp başını çevirip yürüyor..

Sakarya'ya böyle her inişinde, hilafsız, kendi öğrenciliğini, ilk gençliğini anımsıyor. Birahanelerin yeni açıldığı zamanları. Üç kuruşa bira içtikleri yerleri. Her an fakültelerin birinden arkadaşlarla karşılaşabildiğin, masa masa dolaşıp oturabildiğin, parasız kaldığında nasıl olsa birine rastlarım diye gönül rahatlığıyla gelebildiğin, asi kızlarla, ateşli tartışmalar yapabildiğin yerleri. Bir çok değişiklik geçirse de atmosferi pek değişmeyen sokaklar. Değişen, kırkına gelmiş, yorulmuş, en sevdiği mevsim olan yaza bile tahammülü kalmamış Seyit Ali Doğan

Koskoca yaz çalışmakla geçmiş. Sınıflar boşalsa da, yok sınavlar yok sonuçlar yok tercihler, birinciler, ikinciler, üçüncüler derken, nem oranı ve derecesi hayli yüksek bir ısıda çalışma işkencesine maruz kalmış. Yoğun iş arasında çocukların, koridorlardaki koşuşturmalarının, gürültülerinin olmaması tek şansı olmuş. Kalbini sıcakta zorlamamak için evden işe öyle bir aceleyle çıkıp gelmek durumunda kalıyormuş ki dershaneye vardığında bu kez de heyecandan, telaştan çarpıntısı oluyormuş. Öğlenleri büroda kalıp, yağları donmuş, tadı kaçmış yemekleri didikleyip duruyormuş. Akşam iş çıkışı da sıcağa denk geldiğinden kaçarcasına yine ev. Ortalık serinlediğinde ise. artık geç olmuş oluyor, canı dışarı çıkmak istemiyormuş. Miskin miskin evde oturuyormuş. Bazen Meltem geliyormuş, bazen Seyit Ali ona gidiyormuş. Meltem'den de sıkılmış son günlerde. Karısına benzemeye başlamış kız. Yalnızca şikayet ve istek. İstek ve şikayet. Fotoğraf çeken cep telefonlarından almış, barları gezdirmiş. Tatile götürmüş. Yine de memnun edememiş. Beş yıldızlı oteli, köyünde mi gördün sen kızım? Bir geceliği, ne kadar biliyor musun? Hayatında beş kuruş kazandın mı? Son günlerde, Meltem ne yaparsa yapsın batıyormuş.

Nilüfer'e de dünyanın nafakasını ödüyormuş. Hanımefendi, onun terleyerek kazandıklarını entel arkadaşlarıyla yiyip geziyormuş. Eski kocasının parasını yediğini gizlemediği gibi her yerde övünçle söylüyormuş. Bir de bağımsız kadın pozları takınmış ki, acayip. Özgür kızı bile oynuyormuş. Cahil kadın. Boğazına dizilir inşallah. Nedense, herkes ondan bir şey koparma derdinde oluyormuş? İnsan değil de para makinesi sanki. Nasıl kazandığını soran yokmuş. Nelere katlandığını bilen de. Bir tek Güney öyle değilmiş. Yaşamı boyunca aşık olduğu ve asla itiraf etmediği tek kadın. Çocukluğunun, gençliğinin, yetişkinliğinin tek aşkı. Yanında olması da uzakta olması kadar zor olan Güney. Hayat diye tanımlanana uyum sağlayamadığı için kendini de onu da hırpalayıp hırpalayıp bırakan Güney. Seyit Ali, zor kadınları da kolay kadınları da taşıyamıyor artık. Ama bir tek Nilüfer'i görmeye hiç tahammül edemiyor. Çocuğun hatırına bile razı gelemiyor.

Çocuk ikisinden de bağımsız, fakülteden arkadaşlarıyla ev tutmuş, ekmek elden su gölden oturuyor. Umut, onunla yüz yüze konuşmadığı tüm zamanlarda Seyit Ali için hep çocuk. Oğlan, bal gibi farkında, ara ara babasına, açıkça olmasa da benim bir ismim, kişiliğim var demeye getiriyor. Cebine konan harçlığın ağırlığı oranında da hızını ayarlayıp çekip gidiyor. Seyit Ali neredeyse dershanedeki bütün çocukların adını biliyor ama iş kendi çocuğuna geldi mi, Umut, ancak çocuk olarak zihninde yer ediyor. Çocuk gelecek, çocukla tatile gideceğiz. Çocuk babaannesinde. Çocuk para istiyor. Annesi de harçlık veriyordur kerataya. Bir ona dayanamaz kişiliksiz kadın. Nereye saçıyor bu çocuk bu paraları? Onun üç katını harcıyor neredeyse. Arabası, benzini yetmiyormuş gibi bir de kredi kartı borçlarını yıkıyor babasının üzerine.

Hako'yu görse de ona para verse bari. Ona para vermek insana dokunmuyor. Hem, ne kadarcık kabul ediyor ki. Gururlu da adam. Birazcık arasa bulur belki. Eğer ölmediyse bir sokağın köşesinde sızmış uyuyordur. Üst geçitte de olabilir, batan bankanın önünde de. O mu daha mutlu, başkaları mı mutsuz Seyit Ali anlayamıyor. Bir arkadaşının tanıdığı. Yaşamak için sokağı seçenlerden. Kafayı yemiş dediklerinden. Kafayı yemiş o kadar takım elbiseli adam varken. Hako herkesden akıllı geliyor. Ne o, iş, güç, evlenme, boşanma , çocuk, sorumluluk, kibar konuşmalar, sıkıcı toplu yemekler, iri iri laflar. Ama onunki de, öyle göründüğü gibi kolay değil her halde. Geçen hafta göz göre göre bir sokak çocuğunu parçalamışlar üst caddede. Gazeteler yazmış ama Seyit Ali yazıyı görmemiş komşu lokantacıdan dinlemiş. Sokak çocukları arasındaki kavgada, biri diğerini bıçakla parçalamış. Kulüpçü Kenan silahını alıp koşmuş ama yetişememiş. Hako çocuk değil ki girmez kavgaya. Kendini koruyabilir.

Önünden geçerken, tezgaha dizilmekte olan taze çöreklerin kokusuyla başını döndüren pastaneye bakıp kalıyor. Canı bu pastanede oturup taze çayla poğaça yemek istiyor. Ya da çocukluğunda yaptığı gibi limonata veya şerbet? Şerbet yapan kalmış mıdır ki? Ya loğusa şerbeti? Loğusa şerbetini ne çok severdi çocukken. Tarçının tadını unutalı yıllar olmuş. Limonatanın yanına tarçınlı çörek varsa ondan isteyecek. Bugün şerbette olmasa da çörekte anımsayacak. Hatta paket yaptırıp, gidip meydanın tam ortasındaki, kaidesi geniş heykelin dibine oturarak yiyip içecek. Çocuklar gelir dilenir diye birkaç çörek de onlar için alacak. Keyfini kaçırmayacak hiçbir şey için. Biraz da o çıkarsın sokakların keyfini. Garsondan, pantolonu oturunca kirlenmesin diye bir de beyaz paket kağıdı isteyip yürüyor.

Başı önünde otursa bile meydan ve çevresindeki hoşluğu hissedebiliyor ki onun başı, bu sabah yukarda. İçinde olduğu bu tabloyu görmek, hissetmek, ortama müdahil olmak istiyor. Bu belki bir daha yakalama şansının olmadığı güzel sonbahar sabahının sakinliğinden, payına düşeni almak istiyor. Cadde ortası pikniği yapmak istiyor.

Oturduğu yerden caddenin başındaki bir üst geçitten, sonundaki bir üst geçide işlerine gitmek için tempolu ama telaşlı olmayan yürüyüşleriyle memurları, tezgahtarları, bankacıları seyrediyor. Sevgi Soysal'ın "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" kitabını hatırlıyor. Ne olduğunu bilmediği bir şeyleri, bir sürü şeyi özlüyor. Gelenleri, yüzlerinden gidenleri, tüm bedenlerinden izliyor. Genç kadınlara daha dikkatli baktığının farkında değil. Bir ara, birkaç gündür karşılaştığı o kadını da görüyor. Tam karşıdan geliyor. Aynı saatte aynı sokaktan geçen insanların aşinalığının biraz ötesinde bir şey bu kadına olan dikkati. Ağlıyor gibi olan kadın bu. Bu kez iyice bakacak. Yanılıp yanılmadığını anlamak istiyor. Kadın gerçekten ağlıyor mu? Yoksa yüzünün ifadesi mi öyle? Bu hafif sonbahar günü, o da, böyle hafif bir konunun peşine düşecek. İnsanca bir merak. Belki sapkınca bile olabilir? Ama çok merak ediyor. İyi ki güneş gözlükleri yanında, cebinden çıkarıp takıyor. Kadın, incelendiğini anlamayacak. Yaklaşıyor. Sahiden ağlıyor bu kadın. Gözyaşları yüzünden aşağıya usulca süzülüyor. Alnına yanaklarına düşürdüğü saçlarının gölgesine sığınmış, koca şehrin ortasında ağlayarak dolaşıyor. Gözlerinde bir rahatsızlık olabilir mi acaba? Ne bileyim göz kuruluğu olduğu gibi, gözyaşı torbasının dar olması gibi bir hastalık var mıdır? İdrar tutamamaya benzer mi gözyaşı tutamama? Ya da göz yaşı bolluğu? İyi ki göz prostatı yok. O iyice beter olurdu. Kadın çoktan geçip gitmiş o oturmuş düşünüyor.


Bugün kendine izin veriyor. Bugün rüzgarı nereden eserse, ona göre takılacak, kadını takip edecek. Kaideden kalkıp hızla yürüyor. Kadının ardına düşüyor. Kendi yaşlarında bir kadın olmalı. Sakin yürüyor. Önünden yürüyen kadının, elinde tuttuğu mendille bazen gözlerini bazen burnunu sildiğini anlıyor. Üst geçidin merdivenlerini tırmanıp, inip Selanik'e geçiyorlar. Hako bu üst geçitte yok. Selanik, Sakarya'ya göre kalabalık. Birazdan daha da dolacak. Ne varsa, herkes Kızılay'a gelme derdinde. Herkes burada da kimse kadının yüzüne bakmıyor. Herkesin yapacak bir işi, ulaşacak bir yeri, kafasında bir düşüncesi var. Kim takar gözleri yaşla dolmuş bir kadını. Kadın Meşrutiyet'e dönüyor. O da. Ahmetler'e doğru, çirkin, devasa köprünün üzerindeler.

Üst geçitte kimse yok. Herkes aşağıda, sıkışmış trafiği fırsat bilip, araçların arasından, caddenin öbür yanına varma derdinde. Caddeyi kesen her sokağa bir üst geçit kondurulursa böyle oluyor işte. Her şey arabalara. Tek kişinin kullanımında olan arabaların kapladığı alan, kirlettiği hava, çıkardığı gürültü bir yana, yararlı şeylere harcanabilecekken yol yatırımıyla heba olan kaynaklar canını sıkıyor Seyit Ali'nin. Vergisinin buralara harcanmasına isyan ediyor. Aynı isyanı aşağıdakiler de yaşıyor olmalı. Canını dişine takan arabaların arasından atlıyor. Başka zamanlarda, Seyit Ali de onların yaptığını büyük bir zevkle yapıyor. Kadının sevdasına tırmandı bugün yalnız ikisine kalmış bu çirkin köprüye. Üst geçitler, alt geçitler hastası, hamilesi, yaşlısı için merkezi dışlayıcı kılıyorlar. Hız ve hareket üzerine oturur mu bir şehir? Bilmez mi bunu belediyeciler? Üst geçit yapımı iyi kazandırıyor her halde. Bu gidişle bu şehirde bir sektör haline de gelebilir. Üst geçit holdingi, üst geçit konsorsiyumu falan filan.

Kadın üst geçidin tam ortasına gelince durdu. Yüzünü mendiline gömüp hıçkırmaya başladı. Arkasında birinin, Seyit Ali'nin olduğunun farkında değil. Farkında olsa da aldıracak mı aldırmayacak mı o da belli değil. Kadın rahat. Kimse olsa ne olacak? Kalabalıktan kimse kimsenin yüzüne bakmıyor ki nasıl olsa. Kimse kimseyle ilgili bile değil. Sadece gençler ve çocuklar. Açık açık hıçkırıyor bu kadın . Seyit Ali, kendi kendine konuşanı, güleni, şarkı söyleyeni gördü de böylesini görmedi hiç. Bir gün değil, iki gün değil. Kadın her gün ağlıyor. Bu da olmaz ki ama. Git evinde ağla. Kimse görmüyor, tanık olmuyor, bakmıyor diye yollarda da ağlanmaz ki. Nilüfer de böyle ağlaktı. Neyi beğenmezse oturur ağlar. İstediğini de onu yıldırarak elde ederdi. Kabus gibiydi o kadınla yaşamak. Beş yıldır kafası ne kadar dinç. Bir tek, ödenen paranın çokluğuna yanıyor. Ama suç kendinde. Mahkemede ne talep ettiyse kabul etmişti. Sonunu düşünmemiş, soyulacağını hesap etmemişti. Şimdi kazancının yarısına el koyuyor Nilüfer. Bunun da ağlayacak bir şeyi varsa gidip kocasının yanında ağlamalı. Niye çıkıp, sokaklarda herkesin canını sıkıyor? Herkesin olmasa bile Seyit Ali'nin canını sıkıyor.

Kadın yeniden yürümeye başladığında Seyit Ali kalakaldı. İçindeki, kadına yönelik merak uçup gitmişti. Durdurup, bir iki laf etme isteği de. Gerisin geriye döndü. Tadı kaçmış bir vaziyette dershaneye gitti. Odasındaki televizyon, İskenderun Limanında batan İspanyol nükleer atık gemisinin çevreye zararlarının haberini veriyordu. Kapattı.

Seyit Ali için gün, öylesine çalışarak geçti gitti. Öğlen rakısı unutuldu.

Eylül ortaladı, okullar, dershaneler açıldı. Seyit Ali işe gidişlerinde o kadına çoğunlukla rastladı. Hiç kesilmemişti ağlaması. Kadın kimseyi umursamadan, görürler de bana acırlar, kınarlar demeden ağlayıp geziyordu. İşler o denli yoğundu ki Seyit Ali'nin kadına değil sinirlenmek, aldıracak durumu bile kalmamıştı. Öğretmenlerin bir kısmı yüksek ücretlerle yeni kurulan bir dershaneye transfer olmuşlar, bu, kalanları da etkilemişti. Her an, gideriz ha, havasındaydılar. Bunlar, Seyit Ali'yi korkutabilen şeyler değildi. Hiç olmamıştı. O da çok transfer yapmıştı zamanında. Ondakileri de almaları normaldi. İki odalı apartman dairesinden buraya
gelmişti o. Adı yeterdi onun. Kimseye eyvallahı yoktu. Günde on derse girer yine boşluğu doldururdu. Dışarısı işsiz kaynıyordu. Hidayet'in matematikçisi, bir gel demesine bakıyordu. Zaten bu yıl öğrenci sayısını sınırlı tutmuştu. Çok kayıt almamıştı. Az çocuk, çok başarı, iyi para. Bu kadar yıldan sonra başını ağrıtmanın alemi neydi ki?

Seyit Ali kadını gördüğü zamanlarda hatırlıyor sonra unutup gidiyordu. Bir kez, bir tek kez, o da eski arkadaşlarıyla vakit yokluğu nedeniyle üç dört ayda bir buluştuğu yemeklerin birinde, bir balık lokantasında, masa masa gezen müzik grubundaki şarkıcı kadını benzetip hatırlamıştı. Hatırladığını arkadaşlarına da anlattı . Onlara da ilginç geldi. Onun kızdığına onlar güldüler. Sonra yeniden futbola, işlerin sıkıntısına, çocuklarının sorunlarına, karılarının kıskançlıklarına, Irak'da kaçırılan şoförlerin öldürülme ya da serbest bırakılmasındaki kıstaslara, Avrupa Birliği'ne kabul edilip edinilmeyeceğine, memleket meselelerine döndüler.

Derslerin başlamasına dört gün kalmıştı ki, bir sabah şehre yapılmış ilk üst geçidin ortasında, kadınla burun buruna geldi Seyit Ali. İçini çeke çeke ağlıyordu yine. Neden kimse görüp de yaptığının normal bir şey olmadığını söylemiyordu şuna? İnsanların derdi kendine yetiyordu. Dertleri artırmanın alemi miydi şimdi?

Kimse söylemezse kendisi söyleyecek. Geri dönüp hızlanarak kadının önüne geçip durdu. Kadın, başı önünde, dikkati ruhunun derinlerinde bir yerlerde, karşısına çıkan engeli dolanıp geçmeye çalıştı. Seyit Ali bırakmadı. Yana kayıp yine önüne geçti. Bir hamle daha. Yine olmadı. Kadın çaresizlikle başını kaldırdı baktı. Gözleri ağlamaktan cam gibi olmuştu. Seyit Ail'nin yüzüne bakıyor, ne söyleyeceğini ya da ne yapacağını bekliyordu. Ağlamayı kesmemişti ama. Gözlerinden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Seyit Ali tüm söyleyeceklerini unuttu birden. Birbirlerinin gözlerine bakarak durdular. Dondular sanki.

Seyit Ali ne yaptığını bilmeden, Çantasını yere bırakıp kollarını kadına doğru açtı ve kadını kucakladı. Kadın şaşırmadı, irkilmedi. Acemice o da sarıldı. Kadının sırtını pışpışladı, saçlarını okşadı. Bildiği ne kadar sakinleştirici söz varsa kulağına fısıldadı. Kadın ona daha sıkı sarılıp bu kez de hıçkırıklarla sarsılarak ağlamaya başladı. Ceketi, sabah özenle ütüleyip giydiği gömleğinin yakası göz yaşlarından ıslanıp buruşuyor, titizliğiyle tanınan Seyit Ali aldırmıyordu. Kadını bırakmak istemiyordu. Kadın, tüm acısına karşın yumuşak ve sıcaktı. Seyit Ali, şevkatle kucaklanmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuş olduğunu hatırladı. Tüm kalbiyle, bu kadının bütün acılarını yüklenerek onu mutlu etmeyi diledi. Onun gülmesini istedi. İsteğindeki içtenlikten gözleri yaşardı.

Kadının yüzünü avuçlarına alıp gözyaşlarını yanaklarından sildi. Yeniden sarıldı. Aç mıydı? Birini mi kaybetmişti? Aldatılmış mıydı? Soruları yanıtlamasa da sarsılarak ağlaması dinginleşti. Seyit Ali ağzındaki tuzlu tadın, hangisinin gözlerinden aktığını çıkaramadı. Dili döndüğünce hayatın güzel olduğunu anlatmaya çalıştı. Sesi çatallanmıştı.

Kadın bir adım geri çekildi. Ayrıldılar.

Seyit Ali konuştukça kadının göz yaşlarının azaldığını fark etti. Bir pastaneye gidip çay içmeyi önerdi. Kadın başını olumsuz salladı. Seyit Ali vazgeçmedi, boğazındaki yanmaya, çatal çatal sesine aldırmadan üst geçidin korkuluğuna dayanıp ne söylediğini bilmeden konuştu konuştu konuştu.

Bitmişti işte, kadının ağlaması dinmişti sonunda. Kadın, gözlerinde donmuş iki damla yaşla gülümsüyordu. Seyit Ali de ona gülümsedi. Söz bitti.

Bakıp durdular birbirlerine.

Kadın mahcup, elini uzattı. Tokalaştılar. Seyit Ali'yi öylece bırakıp yürüdü.

Seyit Ali dikilmeye devam etti. Aşağıdan akıp giden trafiğe baktı, şehri dinledi, Bulunduğu yerden renkli, "UMUT DERSHANESİ" tabelasını görünce işe gitmesi gerektiğini anımsadı. Çantasını yerden alıp gördüğü binaya doğru, burnunu sile sile yürümeye başladı.

Deli dolu bir genç kız, on beş gündür, bir iş bulmanın sevinciyle koşa koşa gittiği bir avukatlık bürosuna doğru seğirtirken Seyit Ali' yi gördü. Seyit Ali, bu delişmen kızın, yüzüne bakıp bakıp, koskoca adam niye ağlar ki sokakta diye söylendiğini ne duydu, ne gördü, ne hissetti.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Son Yazılarım

sevgi sevgi
saim
GÜVEN ÜZERİNE YELİZ KORKMAZ
GÖLGENİN ÖLÜMÜ
UYANIŞ NİNKARA
MAHŞER...ÜLKÜ GÖKSU (SETH).. SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:
ALTIN SUYU ÇİÇEĞİ DESTANI'NDAN SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2
UNUTULAN YENİÇERİ...SUNAY AKIN...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 S
İKİMİZİÇOKÖZLEDİM...HÜSEYİN YÜK ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:
DOSTA NAZAR...SERPİL AKKAYA....SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SA
Dostoyevski ve Felsefe...DİREN YARDIMLI...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞ
ŞİZOFREN BOZUKLUKLAR...DR.OSMAN KAUR BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
KUANTUM FELSEFESİ VE MUTLULUK...CENGİZ ÖZDER ...SAVAŞ EZGİ YIL:2
BİR ŞİZOFREN'İN GÜNLÜĞÜNDEN KANAYANLAR...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ
DRAMA...HULUSİ GEÇGEL..SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
SUSTUM....TAYİBE ATAY...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
spinoza..KEMAL DÜZ
MODERN TÜRK ŞİİRİ NEREYE?...HAYRİYE ÜNAL...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞI
ŞİİR İÇİNDE NOTALAR...ŞEYDA BOSTANCI...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI
ŞİZOFRENİK BOZUKLUKLAR...PROF.NEVZAT YÜKSEL...BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2
EYLÜL ÜSTÜ AYRILIĞI...EMİNE DENİZ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:
SONBAHAR YAĞMURLARINDA BABAM...CİMCİMEDA..SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞ
SUSKU....ASLI ŞAHİN...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
BİR SONBAHAR AKŞAMI...
Başlıksız

Kategoriler

Arkadaşlarım

burcuyalkin