Kültür Sanat ve Edebiyat dergisi

2/4/2008 - POLENSİZ KORKU...kadife jilet

Kategori: siir

 

 

             

 

 

 

POLENSİZ KORKU...

 

 

           

Her şeye veda edilirken,

Korku ölüm mahzenlerinde çiçeklenir.

Cansız bedenler orgazmın iniltileriyle,

Şeytana yol gösterir.

Yol ürkütmesin diye dönüşte

Kesik bir kafa 

Diliyle boya yapacaktır duvarlara

Koparıp takar fırçanın ucuna

Misafir gelecek ya cenabet sofralarına

 

Ağız şapırtılarıyla dans edilir

Çiçekleri kemiren müziği bilir…

 

Donuk bakışlar durak bilmeyen işkencelerin,

Tek şahidi…

Titrek bedenler ise ölümün,

Tek varisleri…

Kemiklerinden dökülürken etleri

Boya kavlıyor diye acılarıyla..

Zindanlarından çıkmadıkça

İzin verilmez kadeh kaldırmalarına

 

Tütün diye basılınca kanı yalandan dindirir

Çiçekleri yaraya kusan sonradan öğrenir...

 

Ve her şeye veda edilirken

Jartiyeriyle boğulmuş bir fahişenin laneti,

Şeytanın dünyasında yarım kalmış işlerini tamamlar.

 

Ve her şeye veda edilirken,

Korku ölüm mahzenlerinde solar.

 

 

 

kadifejilet@mynet.com

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2008-05-04 20:36:24 - biz

Yazan: isimsiz
"Biz birbirimize de tutunabilirdik ama yapamadık. Yeni doğmuş yıldızlar gibiydik gökyüzünde, milyorlarcası vardı aramızda. Sonra parlak gökyüzü ve cehennem birleşir gibi oldu. Korkularım uyanınca yıldızlar boğuldu ve birden her yerim soğudu. Bembeyaz elleriyle uzandı bana doğru, kapkara bir çocuğa, sihir vardı nazik parmaklarda. Bir katilin öldürmeyi sevmesi gibi, tanrının bir deneyi daha. "Şu gökyüzünde gördüğün mavi ay, adımın yarısıdır" dedim. Bu bir yarı intihar olacak, ve bunun farkında olan tek yıldız ben mi olacağım. İçimde koruduğum aydınlığın sahibine mahçup kalamam. Sonsuz evren, suskun güneşler, ellerine ağlamadan öldürme beni. Sonsuza kadar soğuk kalacağım bu düşüşle.

Papatya mezarlığında tehlikeli arzulardan bir çelenk. Yokluğunun rengi siyah saçlarımda. İçimi yere döktüm bir umutla. Yalnızdım ve yazmaya başladım sonra. Sesimdeki şarkılar susmuştu sen gidince. O uzun yollar bitmeseydi keşke. Bitmeye yuvarlanan tekerler, dönmeseydi bu araba geriye..

Tıpkı bir çiviyi duvara çakmaya benziyor, çıkartmak için. Çıplak eller buluşamıyor, gölgeler asla çakışmıyor. Hep bana bakan bir göz var ama asla konuşmuyor. Siyah pencerede çocukluğumu görüyorum, önce yıllar uçuşuyor hayallerimden, sonra kuş olup uçuyorum sana doğru, kocaman kanatlarımdan tüyler kopuyor, rüzgar esiyor dudaklarından, giderek uzaklaşıyor bulutlar. Sana gelicem güneş, içim umutların en büyüğüyle dolu, yak beni, buharlaştır bedenimi son damlasına kadar. Bakıyorsun uzaktan, gözlerim yanıyor yaklaştıkça sana, ateşler yükseliyor sanki yanmak isteyişime. Duygular sarıyor yüreğimi, aç yırtıcılar, pençeler coşuyor, kemiriliyorlar kızgınlıklarımı. Yorulmadım asla, yaralandım da diyemem, fakat yetişemem biliyorum. Batıyorsun gene içime, kızarıyor etrafımda renkler, yarı dolu, bensiz bu ay, ortaya çıkıyor, o yükseldikçe sen gülümsüyorsun, sonra da kaybediyorum seni, düşüyorum yer yüzüne..

Yıldızları yerleştiren amca, böyle mi olmalı her gün? Her uçuş bir düşüş, her düşüş bir yara. Ama batarken her zamanki gibi gülümsedin bana. Ölene kadar düşebilir bu adam, ölümsüzce sevebilir düşleri, göz bakıyor, benim çivilerim çıkmıyor bedenimden, sözlerimde bir hastalık var ve giderek kısılıyor nefeslerimdeki sensizlik. Boğuluyorum biçimsiz saatlerde akan müziğe giderse aklım. Ne alıyor, ne de veriyor. Bu gün sadece dünden kalan bir gülümseme uyutuyor beni. Uyuyorum, koca bir güneş içimde. "

Hangi deniz* mavi kalabildi ki? sana soruyorum?




Bağlantı

2008-04-22 13:40:14 - ileri bir bilinç

Yazan: morphe
Sanat yalnızca insanları ve kendimizi eğlendirmek için yapılmaz.Sanat hayatı kışkırtmak için de yapılır.Ortalığı kızıştırmak ve lanetli dünyada ayakta kalıp direnmek için de yapılır.Sanat yalnız kitleleri harekete geçirmek için değil bireyler için de yapılır.Kitleler bazen ayağa kalkarlar ama ayağa kalkan kitleler değildir oysa.Bireyler, o et yığınını sürüklerler.Çünkü uyuyan kitleler uyanmıştır ama uyandıran bireylerdir.İşte has sanat bu ileri bilinç için yapılır ve ona seslenilir.Bu ileri bilinç hayatın her alanında saklıdır. Ve durmaksızın hayata hayıflanır ve yaşamak için yeni şeyler keşfeder.Sanat buraya seslenir ve o kahramanları konu alır. kendi şiirinin kahramanı olmak çok güzel olmalı.Edebiyatın başucu kahramanısınız siz şairler.

Şiir-dili eleştirisinin sınırları benim için önemli bir başlangıç. Eğer modernist şiir karşısında belirli bir hayıflanma söz konusuysa. Şiir dili söz konusu olunca Eliot hemencecik karşımızda beliriverir. 'Sheakspearin mi, yoksa Dante'nin mi dili daha üstündür?' diye soru sormanın niyetini yargılayarak, bu iki şair arasındaki farkı anlatmaktan çekinmez. Dante’nin anlaşılır bir dil kullanmasını, Avrupa’nın bir bütün olduğu zaman yazmış olmasından kaynaklandığını vurgular. Dante'nin kendi gördüğünü bize de göstermek istemesinden dolayı eserlerinde sade bir dil, çok az benzetme,alegori kullandığını belirtir. Shakspeare'nin dilinin ise sone ve tiyatrolarında imaya dönük olduğuna,bu ima'nın dilin eğretileme ile benzemesine yol açtığına işaret eder.(1)bu iki şairin ölümünden bir hayli zaman geçmesine karşın Eliot'un dil konusuna bu eksende eğilmesini garipsememek gerekir. Bu eğilimin nedeni,'dil'in şiir için vazgeçilmez olması kadar şiirin bir dil işi olduğunu da kavramış olmasında yatar. Eliot’un dil konusuna bakışı, 'iyi ve kötü'yü kutuplaştırmanın dışında bir alana işaret etmesinden dolayı bugün de önemini koruyor. Shakspeare ve Dante'nin kullandıkları dilin farklılığında, yaşadıkları toplumla kurdukları ilişki,toplumsal hiyerarşi belirleyicidir. Dante'nin anlaşılır bir dil kullanması bana daha yakın durur.çünkü büyük bir hayat deneyini okuruna başarıyla aktarabildiği için bugün de canlılığını korur.Şiir bu şiirinde bir hayat denemesini çok yoğun anlatıyor.Bu anlamda iyi gidiyor.Bir fil izler gibi görsel bir şiiri okumak.İçselliği dile dökmek. Şairi toplumsal hayatın(bütününde) tanığı olarak belliyorsak, şair; sözü toplumun içinden tırnaklarıyla kazıyarak alır ama kendisi için konuşur. O ne hissediyorsa, ne anlatmak istiyorsa özgür bir birey olarak kendini ifade ederek yapar bunu. Burada ince bir ayrıntı var:dikkat edilirse büyük bir hayat deneyini kapsamasından söz etmiştim. 80'li yılların başında 'dönem şairi' olarak anılmanın hayat deneyinin bir boyutunu görüp onu geniş kitlelere aktarmakla gerçekleştiğine tanık olduk. 80 kuşağı şairlerinin bir kısmının kitapları çok satması , 'hapishane şairleri' olarak anılması bunlara yeterli örnek sanırım.Modernist şairlerin bir çoğu; hırçınlığını, kaygısını şiirinde dile getirirken gerçekliğin taklit edilmesini yadsımıştı. Willam Blake gibi romantik şairlerden devraldıkları dili , günümüze aktarmada başarılı oldukları tartışılmaz.bu şairler,modernizmin hızlı değişimi ile yaşadıkları sorunlardan dolayı ,şiirin merkezine modernizmin vaat ettiği özgürlük karşısında 'hayal kırıklığı yaşayan birey'i koymuşlardı.T.S. Eliot, Ezra Pound, James Joyce, Samuel Beckett dile verdikleri önem anımsanmalıdır. Bu büyük şairler, yaşadıkları dönemde alt-üst olan dünyayı anlatmak için şiirlerindeki dil öne çıkar. Dertleri büyük olan bu şairler dili bir araç olarak kullanmışlardır. Bu yönelim bir duyarlılık olarak algılanmalıdır. Türk şiirinde Behçet Necatigil, Ece Ayhan toplumsal alt-üst oluşlar ve kendi içlerinde yaşadıkları gerilim sonucunda kendilerine özgü bir dil yarattılar.Bu dili taklit etmek imkansızdır. Oysa bugün okuyucuya sunulan şiir kitaplarına bakıldığında birbirlerinin kopyası olarak karşımıza çıkar.samimiyet gitmiş,taklit ve art niyet gelmiştir. Artık şiir,büyük hayat deneyinden arınarak dil oyuna ,imge,eğriltilme, vb. yapılara dönüştü. Dil,şair için 'öz-yaratım edimi' olarak görüldü.Gerçekliğin ,dil aracılığıyla temsil edilmesi düşüncesinden vazgeçildi. Fantezi ve soyut kurgu şiirin kendisi ve vazgeçilmez dayanağı olarak kabul edildi. Oysa şiir söz,ses ve imge oyunlarına gömülmeden yalın yazılabilir.Yeri gelmişken şunu belirtmeliyim: Bir 'şiir için önemli ve öncelikli olan' şiir' olmasıdır. Modern şiir ,büyük ölçüde bu kaygıyla yaşadı,var oldu. Büyük hayat deneyiniz olsa da şiir yazmayı bilmiyorsanız, estetik kurallardan haberdar değilseniz, yazdıklarınız şiir olmuyor. Öte yandan modernizm ile hemen hemen aynı sorunu yaşayıp şiirin merkezine geniş kitleleri koyanlar,bundan dolayı gündelik dili şiirlerinde 'misafir' ederek (misafir diyorum çünkü bu şiirin bugünkü temsilcileri o kadar kapalı şiir yazıyorlar ki, kendi gelenekleriyle karşı karşıya gelmelerini ancak 'dilin misafirliği' tespitini kullanarak yapabiliyorum.) geniş kitlelere ulaşmaya çalışmışlar ve başarmışlardır.estetik kurallar göz ardı edilmesine karşın dildeki yalınlık belili ölçüde başarıyı sağlamıştı. Geniş kitlelerin dilinin benimsenmesi, herkesin genel bir sistem kapsamında birleştiği eşitlik ve özgürlük değerleri üzerine yükselen bir etik-siyaset ve topluluk arzusuna şairin sahip olmasından kaynaklanıyordu. Modernlik projesi içinde yer alan bu iki eğilim iktidar veya iktidar adayı stratejilerin içinde kendi dertlerini dillendirmişlerdi.bence şiirin dili yalın ve basit olmalıdır.Dil havada asılı durmaz ve şairin kafasında 'kendince bir şey değildir. Dil hayatın içinde yaşar, onu bulmak-çıkarmak (gerektiğinde imge,eğretileme vb.), söz oyunlarını alet edilerek şiirleştirmek şairin görevidir.Ama şairin en önemli görevini atlamamak gerekiyor.İçsel savaş ve bu savaşın yenilgisinide zaferinide okuyucu ile paylaşmak.Bu şiiri okuyunca yenilmiş bir insanın yaşamını görüyorum.Ama yenecektir eminim




Bağlantı

2008-04-22 11:49:03 - İmgelem

Yazan: imgelem prensi
İki farklı kavramın çağrıştırdığı yeni algı ve yeni çağrışımlara ad olan imge, bir şiir estetiğidir. Daha etkili söylemek adına, farklı ilişkilendirmeyle sözü edilmeyeni çağrıştırma, beklenmedik algılara yönlendirme sanatından söz ediyoruz.

Şair alımladığı kodları örtünerek, çağrıştırarak; söylemek istediğini farklı kavramlarla dönüştürür. Görselliği, düşselliği, biçimi, imajı ve siluetiyle, orijinal çağrışımın sınırlarını zorlar. Telaffuz edilmeyen ama algılanandır imge. Ötekidir asıl söylenmek istenen. Şiir bunu oynamayı ve kurgulamayı seviyor.
Mallarme; "Bence iyi anlatım doğrudan değil, dolaylı anlatımdır," diyerek imgenin varsıllığına vurgu yapar. Andre Breton; "İmgenin gücü parlattığı kıvılcımla ölçülür," derken, Mayakovski; Anlatımın büyük araçlarından, devinim araçlarından biri olarak sayar imgeyi.

Şiirin söylemediği ama söylemek istediği dil; üst ve kadim bir dildir.

Bu arkaik sesi. Ne kadar yeni türetilse de hep antik bulmuşumdur.

Dolayısıyla şairin kendi üst dilini üretmesi demek, kendi özgün şiir bilincini oluşturması olarak karşılığını buluyor.

Şiirin kendi estetik dinamikleri içinde yapılandırılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Semboller, simgeler bilince dönüştürülüyor. Metin bize sakladığı ipuçlarını kodlarken, farklı kavramların terkibinde yaşam dinamiklerini de dayatıyor.
Baudelaire gibi söyleyerek imge dosyamızdaki seçkin yazarlara bırakmak istiyorum sözü:
"Yürekte tutku vardır, yürekte özveri vardır, yürekte suçluluk vardır, 'ama şiir' yalnız ve yalnız imgelemdedir." bu nedenle kadife jileti tebrik ederim derin bir imge sağnağı

Bağlantı

2008-04-16 11:23:19 - anılar denizi

Yazan: kadir k.
Anlar birbirini kovalıyor ve biz buna zaman diyoruz. Narin kesitler Devine devine saatleri, mevsimleri, yılları
oluşturuyorlar. Hep akarlar mı böyle? Yoo, hiç de zorunlu değiller. Kesilebilir de bu akış, başa alınarak yeniden
yaşatılabilir de. Ben anın içindeyim ve sorumluyum. Seçebilirim; bu konuda donatılarak yaratılmışım. Zaten sorumluluğum da mutlaka seçim yapmamı gerektiriyor.Kadife jilet kalabalıklarda ki yalnızlığoı seçiyor.Ürkekliği her dizeden sonra tedirgin bir halde içimizde akan o ırmağa dönüşüyor ve hayat denen o denize akıyor.Anların ırmağından hayat denilen o denize güzel bir şiir yazanın ellerine sağlık
Bağlantı

2008-04-13 16:05:07 - tek cümle

Yazan: ruhum veremli
"kamyoncu olsaydım,fotoğrafını dikiz aynama yapıştırırdım..." :)
Bağlantı

2008-04-12 14:55:09 - ok olan bakışlara sanatla karşı koyabilmek

Yazan: arif

Tüm sanatların çıkış noktasında insana varma istemi yatar. İnsan olma hallerimizi,

varlığımızı başkalarıyla paylaşmak, yaşadığımızı kanıtlamak için sanat yaparız. Yani kendi

tekliğimiz yetmez, onu yansıtacağımız ötekine gereksinim duyarız.. Bu konuda; yaptığımız

sanat, yazılan şiir; alıcısına (ötekine) ulaşamıyorsa, ulaşması konusunda çabamız yoksa, boşuna

yazıyoruz demektir.

Son dönemlerde; şiir okurları için; beğeni düzeyinin eksikliği, yanlı oluşu, modern şiiri

anlamadıkları gibi suçlayıcı ve aşağılayıcı söylemler çok oldu. “Ben yazarım isteyen

anlasın bunlar modern şiirler, anlamak gerekmiyor gibi yukarı perdeden şair konuşmaları

dinlediğimiz şeyler. Ama bunların tümü incelendiğinde:Şiir kültürünün , dil ve toplum

bilincinin eksikliği, kolaycı anlayışla, kısa sürede kendisini kabul ettirme istemi görülecektir.

Şiirdeki bulanıklık, şairin kafasındaki bulanıklığın bir göstergesidir. Kendi gerçeğinden yola çıksa

da, o gerçek; ne görülür, ne sezilir. Yersiz, zamansız, insansız, manzarasız ve düşünces Hiçbir

dönemde ve hiçbir ülkede şiir bunca yoksulluğu içermez. Bu ‘ne olduğu sorulan şey; hayatın

atardamarını keser, kitleleri şiirden, dilden soğutur, anlamsızlığın dayatılması ise okuyucuyu

eskiye iter. Şairin bireysel gerçekliğini sorgulama ve tanıması yetersiz olduğundan; o gerçekliğin

tasarımı da net değildir.

Bir şairin ülkesinde savaştan, açlıktan, kırandan binlerce insan ölüyorken; o hala salt

kendisini yazıyorsa, hiçbir acı dizelerden sızmıyorsa; o şiirlerde tümüyle kurgusal estetikten

başka bir şey yoksa, hayatı ve çevresinde olanları görmek istemiyorsa; sanat ve sanatçı kavramını

yeniden irdelemek, sanatta yarar kavramını düşünmek gerekli olacaktır...

Dünya şiirine bakacak olursak tanıdığımız bir çok şairin, kendi ülkelerindeki siyasal değişim

Aşamasında; büyük roller üstlendikleri, kitleleri yönlendirdikleri görülür. Neruda nın, Brechtin,

Aragon un, Lorca nın, Nazım ın v.b..şiirlerini değerli ve evrensel kılan öğelerin başında,

toplumcu sanat anlayışlarının olduğunu söylemek yanlış olmaz.
İnsanda aklın varlığı; onu çevresine, yaşama karşı sorumlu kılmıştır. Yalnızca kendisiyle

ilgilenenler ; “canlı” olmanın ötesine geçemezler. Şair, duyum ve düşüncesiyle yazar. Yalnızca

duyumsamayla yazılan şiir, çoğu kez bir gerçeği imlemediği için, varacağı yer de belirsizdir.

Yalnızca düşünceyle yazılanda ise, şiirdeki düşsel tarafın azlığı öne çıkar. Çünkü şiir ne

tümüyle görünenin, ne tümüyle algılanan dünyanın içindedir. Hepsi ve her şeyle beraber varolur.

Gerçekçilik, maddeciliği de içeren bir kavram olduğu için; katı ve katıksız bir anlayışı da getirir.Bakışlar ve işkence toplumdaki yalnızlık.Sanatçı için ne zordur oysa.Şan olsun bu bakışların oklarına karşı sanatı zırh yapanlara



Bağlantı

2008-04-06 16:34:12 - TOPLUMSAL İŞLEVSİZLİK

Yazan: SAMİ KEMAL SEZER


Doğada saçma yoktur. Her şey, diyalektik bir bütün olarak, sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Saçma ise kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin hastalıklı zihinsel tasarımıdır. Nesnel gerçekliği dönüştürerek yansıtmadığı, nesnel karşılığı bulunmadığı, doğaya aykırı olduğu için yapaydır. Dışsallaştırıldığında, nesnel gerçeğe artı değer olarak eklemlenemez. Okura ulaştığında ise daha ilk okumada tükenir. Seken bir mermi gibi, alımlanamadan okurun bilincinden geri döner ve yazınsal çöplüğü boylar. Anlam taşımadığı için bildirişim işlevinden yoksun olan saçma, dilsel değildir. Dolayısıyla saçmayla yazılan metin de şiir değildir.

Emperyalist kapitalizmin şiirdeki izdüşümü olan post-modernist şiir(!), anlamı hiçleyen yapısıyla, imgelerle değil saçmalarla yazılmaktadır. Anlam içermediği için bildirişim yetisi yoktur; bildirişim içermediği için dilsel değildir; dilsel olmadığı için de aslında şiir değildir!

Post-modernist şiir(!), kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin narsist mırıltılarıdır. Şairin kendisini ve okuru dönüştürme yetisinden yoksundur. Yığma saçmaların, metinsel bütünlükten yoksun olarak yazılmasıyla oluşan post-modernist şiir(!), yabancılaşmayı oluşturan kapitalizme karşıt tavır geliştirmeyen edilgen bireyin yazdığı şiir(!)dir. Kapitalizm, varlığını korumak ve sürdürmek için her türlü muhalif tavrı sindirmek ister. Dizgeye muhalif olan şiiri anlamsızlığa boğup edilginleştirerek, Şiir'in bireyi ve toplumu dönüştürme yetisini silebilmek için post-modernizm denilen, saçmalığın daniskasına işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır. Böylece, dizgeyle uyuşan ve sömürü şartlarını kolaylaştıran, örgütsüz ve edilgen bireyler oluşturmayı amaçlamaktadır.

Bu noktada, İlhan Berk'in Yazko Edebiyat'ın 33'üncü sayısındaki söyleşisinden bir alıntı yapalım. İlhan Berk, şiirde anlama ilişkin şunları söylemektedir: Anlama gelince. Doğrusu asıl savaşım onun üzerinde toplanmıştır benim. Nedendir bilmiyorum, ben anlamı şiire pek yatkın bulmam. Kimi kitaplarımda onu düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evladımdır. Ama şunu da söyleyeyim; sonuçta şiir şiir ise, anlamlıdır. Kendi içinde çelişkili bu ifadenin sahibi olan İlhan Berk ve benzerleri, anlam!ı hiçleyen tavırlarıyla, post-modernizmin gölgesinde, bilerek ya da bilmeyerek emperyalist kapitalizmin uşaklığını yapmaktadırlar. Şiirin post'u deliktir.TOPLUMSALLIKLA GERÇEKÜSTÜ ARASI BİR YERDE .BİR YANDAN YABANCILAŞMA BİREYİN TOPLUMA YABANCILAŞMASI ÖTE YANDAN TOPLIMSALLIK TAŞIYAN BİR YAN BELKİ DE BİR SENTEZ BU ŞİİR


Bağlantı

2008-04-04 10:56:54 - BEYNİN KATEDRALLERİ...

Yazan: ışığın dili

Kadife'nin şiir'inde ruh,can ,o muhteşem kelebek derinin,kasların ve sinirlerin ürümcek ağı kadar ince,binlerce gözden oluşmuş ağına takılmış ve hapsedilmiştir.Ruh asla uçamaz ,hatta özgürce nefes bile alamaz,beden daima sert ve ağır bir kılıf gibi ruhun üzerine geçirilmiş olarak kalır ve ruhu her zaman acımasız yerçekimi kanunuyla aşağı çeker.Bu nedenle dizelerinin içinde en kanatlı olanlar bile Tanrı'ya ulaşamazlar,yeryüzünden uçup gidemezler ve dünyadan kurtulamazlar,aksine bir hamal gibi eziyet içinde,adım adım,bedenlerini sırtlarına(dizelerdeki imge)yüklenmiş gibi ağır ağır yüklerinin ve dünyeviliklerinin altında yorgunluktan bitmiş bir halde günahlarından arınmak ve temizlenmek için çıkarlar basamakları.Tanrı';nın kelebeği olan ruh asla hayal ettiği ülkesine geri dönemez;ancak mücadele içinde arınır ve hafiflerken başka bir kılığa girer ve başka bir şeye dönüşebilir.Fakat kadife'nin dizeleri ilk günaha bağımlı oldukları fani bedenlerinin ağır yükünden tamamen kurtulmaları imkansızdır.Her imge keskin bir bıçak gibi net yükselir.Bilinç altımızdan reel gözlerimizin ufkunda soluk ormanlardan kurumuş ve canlılığını yitirmiş bitkilerden acı bir koku yayılır.İçimizdeki atmosferden tek bir bulut gülümsemez,güneş gözükmez,nerede olduğunu bile insan adeta bilemez.Hınzır bir gülümseme ile bakar kadife şiir'ini okuyana sakin sakin gülümsemesinden yayılan ışık yüreklerin ve çiçeklerin yakında açacağını müjdeleyen tutkulu bir ümidin mutlu bir şekilde ilkbahara eşlik eder.Beynin katedrallerinde hapsedilen ruha, kurban olarak yeni doğmuş duygular verilir.Herkese olduğu gibi kendisine karşı da acımasız davranıyor kadife.Duygularının her bir sinirini,sıcağı sıcağına her bir düşüncesini,kendisini parçalayacak neşterin altına koyuyor.Hayata bağlılığı ve canlılığa ne kadar güçlüyse,ruhu da ölüme bir jilet kadar yakın oluyor.Şiir'ini okuyunca her dizenin göbek bağının hemen kesildiği ve kendi kaderine terk edildiği görülür.Artık o dize ana rahminden koparılmış bir bebek gibi özgür ve tek başınadır.Okuyucu ona biçim verdikçe o dize annesinden kurtulur.Israrla şiir serüvenini takip edeceğim kadife.

Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Son Yazılarım

MAHŞER...ÜLKÜ GÖKSU (SETH).. SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:
ALTIN SUYU ÇİÇEĞİ DESTANI'NDAN SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2
UNUTULAN YENİÇERİ...SUNAY AKIN...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 S
İKİMİZİÇOKÖZLEDİM...HÜSEYİN YÜK ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:
DOSTA NAZAR...SERPİL AKKAYA....SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SA
Dostoyevski ve Felsefe...DİREN YARDIMLI...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞ
ŞİZOFREN BOZUKLUKLAR...DR.OSMAN KAUR BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
KUANTUM FELSEFESİ VE MUTLULUK...CENGİZ ÖZDER ...SAVAŞ EZGİ YIL:2
BİR ŞİZOFREN'İN GÜNLÜĞÜNDEN KANAYANLAR...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ
DRAMA...HULUSİ GEÇGEL..SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
SUSTUM....TAYİBE ATAY...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
spinoza..KEMAL DÜZ
MODERN TÜRK ŞİİRİ NEREYE?...HAYRİYE ÜNAL...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞI
ŞİİR İÇİNDE NOTALAR...ŞEYDA BOSTANCI...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI
ŞİZOFRENİK BOZUKLUKLAR...PROF.NEVZAT YÜKSEL...BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2
EYLÜL ÜSTÜ AYRILIĞI...EMİNE DENİZ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:
SONBAHAR YAĞMURLARINDA BABAM...CİMCİMEDA..SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞ
SUSKU....ASLI ŞAHİN...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
SONBAHARDA KÖREBE...GÜVEN TUNÇ...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 S
ÜŞÜYEN BİR SONBAHAR DEFTERİMDE SARI...KORAY FEYİZ....SAVAŞ EZGİ
KANADI KIRIK TURNA...NURİ CAN...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SA
Uzakları Yakın Et, Gel Artık!....BİLGE TANYUKUK..SAVAŞ EZGİ BİLİ
KIRIK AYNALAR..MÜNİRE DANİŞ....SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAY
ŞİZOFRENİ...EZEL GÜREL...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:15
BAYAN ŞİZOFREN...DUYGU ÖZBEK...SAVAŞ EZGİ BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAY

Kategoriler

Arkadaşlarım

burcuyalkin