9/2/2008 - KADIN ÜSTELİK ŞAİR...VEFA ÖNAL

Yazımın başlığını beğenirseniz ya da beğenmezsiniz, ama şairliğin kadın cinsine yakıştırılmadığını, “kadın şair” denince, kimi gözlerde ironik bakışlar, dudaklarda küçümseyici kıvrılışlar belirdiğini görmezlikten gelemezsiniz. Bu ülkede, “kadından şair olmaz’ sözünün hem de bir şair tarafından söylendiği, epey taraftar bulduğu da doğrudur. Kadın şair oranının erkek şair sayısının ezici aritmetiği altında ancak binde ile ifade edildiğini de bilirsiniz.
Ama durun, hemen “cins’sel-duygusal” tepkiler vermeyin. Bu olgu, bugün ortaya çıkmış veya yalnızca bizim ülkemizle sınırlı bir olgu değildir. Her dönemde kadınlar, dünya nüfusunun üç aşağı beş yukarı yarısını oluşturdukları halde, hiçbir toplumda hiçbir zaman erkek şair sayısının bırakın yarısına ulaşmayı, yüzde hesabına girecek düzeye bile çıkamamışlardır. Koskoca Antik Çağda Vergilius, Martilius, Homeros, Ovedius, Horatiusların karşısına bir Soppho’yu koyabiliyoruz. Yüzlerce yıl süren Divan Şiiri döneminde Şeyhi, Fuzuli, Necati, Baki, Nefi, Şeyh Galib, Nedim ve daha birçok ad karşısında yalnızca bir kadın şair, “Mihri Hatun” adı sivrilip öne çıkabiliyor. Dahası onca edebiyat/şiir hareketinin oluşumunda ne Servet-i Fünun, ne Fecr-i Ati, ne Hececiler, ne Yedi Meşaleciler, ne Toplumcu Gerçekçiler, ne Garipçiler, ne İkinci Yeniciler’de bir tek kadın şaire dahi rastlanmaz. Aynı şekilde, bir Aragon, bir Baudelaire, bir Nazım, bir Ritsos, bir Neruda ağırlığında kaç kadın şair sayabiliriz?..
Neden, evet neden bu kadın şair kıtlığı?.. Belki de her şey bundan binlerce yıl önce, Ana Tanrıça Kybele’nin tahtını Kranos oğlu Zeus’a bırakmasıyla başladı. Bu aslında salt mitolojik bir öykü içinde olup biten basit bir taht devir teslimi sayılmazdı. Anaerkil düzenden ataerkil düzene geçilmiş, erkekler mutlak iktidara gelmiş oluyordu. Daha önceleri, dokuz ay sonra doğan bebek üzerindeki rolünü kavrayamayan toplayıcılık kültüründe kadına muhtaç olan erkek, kadını insan soyunun tek sürdürücüsü, bereketin simgesi olarak görüyordu. Kadın saygındı, özgürdü, sözü geçiyordu. Tarım kültürünün ortaya çıkmasıyla birlikte erkek daha bir öne geçti, sabanı idare edebilmek için erkeğin gücüne gereksinme vardı. Kadın, doğumu yaklaştıkça bir şey yapamaz hazır yiyici durumuna düşüyordu. Erkek gücünün farkına varırken, kadın giderek saygınlığını yitirdi. Bu sürecin sonunda, artık kadın eve bağımlı, karın tokluğuna çalışan, çocuk doğurup bakmakla, erkeğin gönlünü hoş tutmakla görevli “haz” verici bir “uşak’ konumundaydı.
Tabii bu iktidar değişimi pat diye olmamış, epey bir zaman almıştı. Bakın Ernest Fischer “Sanatın Gerekliliği” adlı kitabının otuz sekizinci sayfasında bu geçiş durumu nasıl anlatıyor: “Nijerya’da krallar önceleri kraliçelere kocalık ederlerdi. Toprağın ürün verebilmesi için kraliçelerin gebe kalmaları gerekirdi. Ay-tanrının yeryüzündeki temsilcileri sayılan krallar görevlerini yerine getirdikten sonra kadınlar ta rafından boğulurdu. (Kadın iktidarı da o kadar masum olmuyor yani. V.Ö.) Hititler öldürülen kralın kanını tarlalara serperler, etlerini de kraliçenin bakıcı kızları yüzlerine dişi köpek, kısrak, domuz maskeleri takarak yerlerdi. Ana erkillikten ataerkilliğe geçilince kraliçenin yetkileri de krala geçmeye başladı. Kral yapma memeler takıp uzun etekli giysiler giyerek kraliçenin yerini aldı. Onun yerine bir sözde kral kurban edilmeye başlandı ve sonunda sözde kralın yerini de hayvan kurbanlar aldı.”
Şu işe bakın, erkekler iktidarı ele geçirebilmek için bir süre ‘travesti” numarası yapıp “zenne” gibi davranmışlar, iktidar ne sizin cinsin ne bizim cinsin hesabı. Ama iktidarı bir ele geçirince pir ele geçirmişlerdir. Kendi türünü gözünü kırpmadan sömüren egemenler bunu “cins sömürüsü”yle takviye etmekte bir sakınca görmemişlerdir. Şöyle veya böyle erkeklerin egemenliği ele geçirdiği zamanlardan bu zamanlara kadar kadın, entelektüel kapasitesini artıracak, yetilerini geliştirecek eğitim, bilgi, görgü gibi olanaklardan çok kısıtlı şekilde yararlandırılarak erkek karşısındaki şansı pek çok alanda neredeyse sıfırlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak Kadın’ın “azlığı” yalnızca şiir alanında değil her alanda kendini hissettirmiştir. Erkeklerle kıyaslandığında Hegel çapında kaç tane kadın filozof vardır,kaç tane Bach çapında müzisyen vardır, Van Gogh çapında kaç tane ressam vardır?.. Kadının yaratıcılığın alanlarında böylesine “yok” olması özgürlükle ilgilidir. Kadın erkek kadar özgür değildir, yaratıcılıksa özgürlüktür.
Zaten dünyadaki mülkiyetin kabaca yüzde doksanlarını elinde tutan erkek karşısında kadının ne kadar kendinden kalkarak davranması, özgür ve özgün olması beklenebilir ki. Tarih boyunca üç aşağı beş yukarı değişmeyen bu “sıkışık” yazgısının içinde, kadın toplumun hangi alanında önde olabilir ki. Doğal olarak , ne iş hayatında,ne bilimde, ne sanatta ne şiirde erkek kadar vardırlar.
Günümüzün modern koşullarında bu bir parça kırılmış da olsa binlerce yılın nesnesi olan kadının günümüzün öznesi olması elbette kolay değildir. Tarih boyunca “ikincilleştirilen” kadının üzerinde neredeyse “genetiksel kodlamaya” dönüşmüş bu durumu kırması elbette zaman alacaktır. O daha çok pratiksel, teknik varlığını geliştirirken yaratıcı tinini hep baskılamak zorunda kalmış bir mağdurdur.
Bu mağdurluk şiir alanında bir de şu şekilde kendini gösterir. Şiir bildiğiniz gibi bir “gelenek” işidir. Her toplumun bir şiir geleneği vardır. Yeni şairler bu geleneğe yaslanarak şiir yazmak zorundadırlar. Yani hiçbir şair adayı ben öncesizim diyerek gökten inmiş tavrıyla şiir yazamaz. Mutlaka kendisinden önce yazmış olan ustalarının şiirlerini özümleyerek şiirini, kendi sesini bulur. Geleneğe eklenmeyen ne şair ne de şiir olabilir. Hal böyle olunca kadın şair ne yapacaktır? Elbette kendisinden önce yazılanları çizilenleri özümleyecektir. İyi de şiir geleneğimizin oluşumunda kadın şairlerin yeri, tek tük adı saymazsak yoktur ki. Şiirimiz ve şiir geleneğimiz erkekler tarafından oluşturulmuştur. Dolayısıyla erkeğin dünyayı algılaması,yorumlaması duyması şiirimizin bütünsel imgesini kurmuştur. Bu durumda kadın şair bir kadın olarak, istese de istemese de bir kadın duyarlılığıyla dünyaya bakan biri olarak, şiirimizden ve şiir geleneğimizden erkek şair kadar rahat ve birebir beslenebilecek midir?..
Bence erkek çok avantajlı, daha yolun başında bir adım öne geçiyor sanki. Ha şu söylenebilir. Önemli olan insan duyarlılığıdır, kadın da olsa erkek de olsa insan duyarlılığıyla davranırlar yazarlar denilebilir. Bunda doğruluk payı vardır elbette. Ama insan duyarlılığının “cinsiyetle” varoluşsal bir etkileşime girdiği ve ona göre çeşitlendiği de bir gerçektir. Bir kadınla bir erkeğin aşkı, çocuğu bir evi, toplumu algılayışı, anlamlandırışı “cinsiyet”inden de etkilenir. Kadın insan olmanın duyarlılığı içinde, ona karşıt düşmeyecek şekilde “dişi” olmayı da yaşamak zorundadır, bu onun varoluşudur.
Bu varoluş erkeğe göre farklı duyarlılık ve algılayış pencereleri açar gibi geliyor bana. Bu da insan ve kadın olmanın varoluşu içinde “yaşantı” ortaya çıkarır ve bu, yazılan şiire bulaşır. Dolayısıyla “insan erkek” varoluşunun yaşantısından kalkarak oluşmuş şiir geleneğimizle kadının “çakışması”, beslenmesi erkeğe göre daha az “tam” olacaktır.
Kadın şairlerimizi bu noktada bekleyen en büyük tehlike ise, erkek gibi düşünüp algılamaya başlamaları, şiiri bu” algı” üzerine kurmaya çalışmalarıdır. O zaman da saçlar, göğüsler, savaşlar, aşklar, özlemler daha çok erkeksi bir şekilde imgeleşerek şiire girer ki şiir “takmalaşarak” şiir olmaktan çıkar. Çünkü şiir içtenlikle doğru orantılıdır kadın şair imgelerinde “erkeksileştikçe” kadınlığından dolayısıyla kendinden ve şiirden uzaklaşır.
“İnsan erkek şair” duyarlılığıyla oluşturulmuş şiir geleneğinin, “insan kadın şaire” aynı cömertlikte hizmet vereceğini sanmıyorum. Bu konuda kadın şairin yolu daha bir dik, daha bir engellerle dolu. Kadın olmadığım için kesin bir şey diyemeyeceğim ama şiir yazmakta bizim bilmediğimiz kadın oluşun getirdiği birtakım “özel” avantajlar da vardır bakarsın. Ne var ki, “Kadından şair olmaz’ türünden yargıların, şiir yazmaya heveslenen kadınların kıpır kıpır, ince uzun parmaklarına “aygır çiftesi” gibi indiği bir toplumda hem kadın, hem şair olmanın kolay bir iş sayılmayacağı da ortadadır. Ama üstesinden gelinemeyecek bir iş de değildir.
Yazımı noktalarken, Adonis’in olduğunu sandığım,nalına da mıhına da vuran bir sözü buraya alayım da kadınların kafası iyice karışsın. “Kadınlar şiir yazamaz, çünkü kendileri şiirdir.”
bilincisigi@mynet.com
|