2/4/2008 - BİLİNÇ IŞIĞI YIL:1 SAYI:12 SAVAŞ EZGİ NİSAN:2008
seth...

|
Nefes...
Ruhun pes sesinde titreşiyor yaklaşan fırtına
Aşınmışlık yarı saydam ,yeknesak ayak sesleri ..
Kırılgan gölgelerin lekesinde sahipsiz mezarlar yaratarak
Geçirgenliği sorgulandı filistin askısında düşlerin
Nafile, değil itiraf son nefes bile çıkmazdı..
Sessizliği kırk yararak açığa sürüklendi
Endişenin topallığında ,krallığını ilan eden
yarı çıplak, düşmüş melek.
Belirsizliğin yedi sütunlu odasında ağıtlarla
Cennetin soluğundan vazgeçerek dünyaya kanatlarını feda etti
Avuç açıp gözyaşlarına damarlarının
Hezeyanlarında kayboldu us akıntılarının
Vizyonundaki son karede;
Ceninlerini yaktı tüm hatıraların,
Ayrılığın laneti kapladı göğünü
Kulağındaki son tınıya çığlık attırdı..
Güleç cüppesinde pili son keşişin,
Örselenmiş hüzünlü ezgilerinde esrik bir gecenin
Aldığı ilk soluk tükettiği ilk nefes oldu… |
|
seth.ra@mynet.com
İLETİŞİM:bilincisigi@mynet.com
|
|
Yorum yaz!
|
2008-04-22 13:21:24 - İyi bir şiir ama tekniği yetersiz. |
| Yazan: fatih g. |
Selam.
Bu kadar eleştiriyi bir arada görünce bunları yazmaktan kendimi alamadım
Şiirin Temel Özellikleri
Çağımızın ve günümüzün şiirini yalnızca daha iyi, daha yakından tanıdığımız için değil, bütün çağların şiirlerine kendimizinkinin sisleri arasından baktığımız için, şiir derken modern şiiri anlatmak istiyoruz. Modern şiir, artık hikayeden ayrılmış olan, gelişen burjuva sınıfının, çevresinin bilincine varmasında özel bir rol oynamış olan şiirdir.
Bu modern şiirin -iyisinin değil, herhangi bir modern şiirin- kendine özgü temel özellikleri nelerdir? Yunan şiirinin temel özelliği olan Mimesis (taklit), burjuva şiirinin temel özelliği değildir; Mimesis burjuva hikayesiyle oyununda görülür.
Bugün, anlayanların gözünde bir sanat olarak şiiri meydana getiren temel özellikler şunlardır:
Şiir ritimlidir
Herhangi bir dilin »doğal« ritminden ayrı ve üstünde olan şiirsel ritim, köklerini iki kaynaktan alır:
(1) Ritim daha kolay bir ortak bildiri yolu sağlamakta, dolayısıyla şiirin kolektif yapısını güçlendirmektedir ve şiirin içinde doğduğu toplumsal çevrenin izidir. Bunun sonucu olarak ritmin yapısı, şiirin içgüdüsel ya da coşkusal özü ile bu coşkunun kolektif olarak kendisini gerçekleştirdiği toplumsal ilişkiler arasındaki kusursuz dengeyi ustaca ve duyarlı bir yolla dile getirir. Böylece insanın kendi içgüdüleriyle toplum arasındaki ilişkiyi değerlendirmesindeki herhangi bir değişiklik, hazır bulduğu ve dolayısıyla bir şair olarak şu ya da bu yönde değiştirdiği vezin ve ritim alışkanlıkları (convention) karşısındaki tutumunda yansır, İngiliz burjuva şiirinde vezin tekniği karşısındaki tutumda görülen bu değişiklikleri bundan önceki bölümlerde genel çizgileri içinde incelemiş bulunuyoruz, »serbest vezin«e doğru son gidişin, insan kendi toplumsal ilişkilerinin kontrolünü tamamen yitirdiği için, bütün toplumsal ilişkileri körü körüne bir yadsımayla terketmek gibi son anarşik burjuva girişimini yansıttığı da açık bir gerçektir.
(2) Bu bizi şiirdeki burjuva çelişkisinin özel bir yüzüyle karşı karşıya getirir : ritmin kolektif bildiriyi ve coşkuyu kolaylaştırmasıyla. İnsan vücudunun, dış olayların geçici (arızî-casual) karakteri ile ego (benlik) arasında bir ayırıcı çizgi meydana getiren, zamanı özel ve dolaysız bir tarzda öznel olarak algılıyormuşuz gibi gösteren birtakım düzenli doğal hareketleri vardır (nabız atışı, soluk alma, vb). Bu yüzden herhangi bir ritmik hareket ya da eylem bilinç alanımızın fizyolojik öğesini çevresel öğe karşısında üstün duruma getirmekledir. Bu, coşkusal içe doğru dönüş diye adlandıracağımız ve bir matematik problemi üzerinde uğraşırken olagelen ussal içedönüşe karşıt tutacağımız kendine özgü bir çeşit içedönüş yaratır. Ussal içedönüşte ritme yer yoktur.
Ritim bir ortak şenlikteki insanları özel bir tarzda, hem fizyolojik hem de coşkusal olarak birbirine yaklaştırır. Daha önce de görmektedirler birbirlerini, ama özlenen bir araya geliş değildir bu. Tersine, birbirlerini o kadar açıkça göremez olunca, her biri kendi iç karanlığına çekilip aynı fizyolojik ve öğesel (elemental) vuruşu paylaşınca, işte o zaman, birbirlerini aynı gerçek algı dünyasında görmenin birliğinden farklı özel bir grup birliğine ulaşırlar. Bilinçsel birliğin karşıtı olan içgüdüsel birliktir bu; nesnel birliğin karşıtı olan öznel birliktir. Coşkusal içedönüşte insan genotipe (genotype), her insanda aşağı yukarı ortak olan ve yaşam boyunca dış gerçeklik tarafından değiştirilen ve kendine uydurulan içgüdüler topluluğuna döner.
Bu coşkusal içedönüş, kendi başına bir toplumsal olgudur. İnsanlar tüm olarak aynı içgüdü donanımını taşıdıkları için toplumun düzenli işleyen bir bütünlüğü vardır. İnsanın hazır bulduğu üretim ilişkileri, içine girdiği çevre, toplumsal olarak onun bilincine bir biçim verir, aynı zamanda herhangi bir toplumda birliği sağlar. Biri ilkel Avustralya kültürü, öbürü ise modern Avrupa kültüründe doğmuş olan iki eş genotipin birbirinden farklı olacağı ve daha sonra birlikte büyütülseler bile bir tek toplumsal karmaşığı (complex) meydana getirmeyecekleri doğrudur. Ama aynı kültürde doğmuş olan bir maymunla insan da çevre koşullarının benzerliğine rağmen farklı olurlar ve aynı karmaşığı meydana getirmezlerdi. İçgüdü ile kültürel çevre arasındaki bu çelişme toplum için mutlak önemdedir. Onun çözümlemekte olduğumuz biçimi nasıl kapitalist toplumun gelişimini etkiliyorsa, bu genel çelişme de tüm toplumun gelişimine olumlu etkide bulunur. Dilde, bu çelişme ussal içerik ya da sözcüklerle ifade edilen nesnel varlık ve coşkusal içerik ya da aynı sözcüklerle ifade edilen öznel davranış arasındaki zıtlıkla belirir. Dilin doğuşu gibi insanın doğayla mücadelesinde ortaya çıktıkları için ikisini birbirinden ayırmak olanaksızdır. Ama bilim (ya da gerçeklik) birincinin özel alanıdır; şiir (ya da yanılsama) ise ikincinin ülkesidir. Demek ki bir bakıma şiir, toplum için, insanın Doğayla mücadelesi gibi başsız ve sonsuzdur.
Bu, şiirin kendinde, kendi içine çekilerek hemcinsleriyle coşkusal bir birliğe giren insan biçimini alır. Dolayısıyla burjuva şair kendi bireyliğini dile getirdiğini, ruhunun en dip köşesindeki sanat dünyasına girerek gerçeklikten kaçtığını varsayarken, gerçekte ussal gerçekliğin toplumsal dünyasından coşkusal beraberliğin toplumsal dünyasına geçiyordur. Burjuva şair (sandığı gibi) anti-sosyal olunca ve kendisini tamamen »sanat için sanat« dünyasına adayınca, Mallarme'nin L'Apresmidi d'un Faune'u ve Apollinaire'in Alcools'ündeki gibi, ritmi gittikçe daha göze çarpıcı ve uyutucu olur. Burjuva ancak anarşist aşamaya geçip de burjuva toplumu bütünüyle yadsıyınca, sözcüklerini yalnızca kişisel çağrışımlarla seçince ritim ortadan kalkabilir, çünkü şair artık öbür insanlarla ortak içgüdülere sahip olmak gibi toplumsal bir bağdan bile korkmakta ve bu yüzden yalnız beyinsel bir başkalık taşıyacak sözcükleri seçmektedir. Çok güçlü coşkusal çağrışımı olan sözcükler seçerse bu, güçlü bir ritmin uyuşturuculuğu (hipnoz) ile birleşince, onu insani içgüdülerin ortak derinliğine gömecektir. Gerçeküstücülerin, acayip çağrışımları ne kadar kişisel olursa olsun, coşkusal değil de ussal olan sözcük bileşimleri seçme tekniği de buradan gelir. Nihayet bu, ancak dilden ve anlamdan ayrılmakla mümkün olur, çünkü bilincin bütün içerikleri temelde hem genetik, hem de çevresel bakımdan toplumsaldır.
Böylece, ritim şiir için temeldir ve »Ritim uyuşturucudur, aşırı duygululuk yaratır« ya da »Vezin kalıpları toplumsal normları ifade eder« gibi basit formüllerle bir yana itilemez. Ritmin anlamı tarihseldir ve herhangi bir belli zamanda, toplumun temel çelişkisinin dilde ortaya çıkışına bağlıdır.
(b) Şiirin başka dile çevrilmesi zordur
Çevirilerin şiirin aslında uyandırdığı kendine özgü coşkunun pek azını aktarışı şiirin temel özelliklerinden biri olarak bilinir. Bir çeviriyi okuduktan sonra şiirin yazıldığı dili öğrenmiş olan herkes söyler bunu. Ölçü yeniden yaratılabilir. »Duygu« denen şey eksiksiz çevrilebilir. Ama o çok özel şiirsel coşku kaybolur. Fitzgerald'ın Rubailer'i ya da Pope'un İlyada'sı gibi çeviriler iyi şiir iseler gerçekte yeniden yaratmalardır da ondan. Yeniden yaratılan şiirsel coşkunun ise şiirin aslının uyandırdığına benzerlik taşıdığı durumlar pek enderdir.
Bunu, şiirdeki herhangi gizemli bir aşkın niteliğe yormaya hakkımız yok. Böyle olabilir de, olamaz da. Sözcük oyunlarının özel bir karakteristiğidir bu. Şiirin temel özelliklerinden biridir. Hiç kimse, Savaş ve Barış gibi ya da Budala gibi büyük romanların çevirilerinin, İngiliz okuyucusuna asıllarındaki her şeyi verdiğini ileri süremez. Ama bu eserlerin çevirilerinde bile taşıdıkları olağanüstü güç, örneğin İnferno'nun ya da Odiseus'ün çevirileriyle karşılaştırıldığında bize gösterir ki romanın önemli estetik nitelikleri çeviriyi - şiirin niteliklerinin yapmadığı bir tarzda - yaşatmaktadır. Kuşkusuz, biçimsel ölçü kalıbının aktarılmasındaki güçlükten gelmemektedir bu. Tersine - ki bu çok kez görmezlikten gelinen bir noktadır - Fransız şiirinin biçimsel ölçü kalıbı şiir şeklindeki İngilizce çevirilerinde büyük ölçüde yeniden kurulabilir; Fransız düz yazısındaki vurgusuz konuşma ritmiyse İngilizce düz yazı çevirilerinde aynı derecede korunamaz. Ama, bir yabancı şairden, az da olsa bir tat almak isteyen eleştirmenler, sözcük sözcük yapılmış bir düzyazı çeviriyi, ölçülü çeviriye üstün tutarlar.
(c) Şiir usa aykırıdır
Şiir tutarsız ya da anlamsız demek değildir bu. Şiir dilbilgisi kurallarına uyar ve genellikle bir şey açıklayabilir, yani söylediği şeyler aynı dilde ya da başka dillerde farklı düzyazı biçimleri halinde söylenebilir. Ama Spinoza'nın felsefesi bir izleyicisi tarafından açıklandığında Spinoza'nın felsefesi olarak kalırken; ya da Tolstoy'un bir romanı başka bir dile çevrildiğinde yine Tolstoy'un romanı olarak kalırken; peri masalı kim anlatırsa anlatsın aynı peri masalı olarak kalırken, bir şiirin açıklanması, aslının aynı ifadelerle de yapılmış olsa, artık aynı şiir değildir - belki şiir bile değildir. »Ussal« (aklî - rasyonel) sözcüğüyle, insanların, çevrelerinde görür görmez kabul ettikleri düzenlere uygunluğu kastediyoruz. Bu anlamda bilimsel kanıtlar ussaldır; şiir, değildir. Ama dilde çevresel uygunluktan ayırt edilebilir bir başka ortak taraf ya da toplumsal uygunluk olduğunu görmüştük. Bu, coşkusal ya da öznel uygunluktur. »İç gerçeklikle uygunluk« diyelim buna. Yine şiirin bu temel özelliğinin onun ritmik biçimiyle bağlı olduğunu da görmüştük. Öyleyse, açıktır ki şiir çevresel uygunluğu bakımından usa aykırıdır, çünkü coşkusal uygunluğu bakımından ussaldır ve bu iki uygunluk biçimi arasında bir çelişki vardır. Bu çelişki tek başına varolan bir çelişki değildir : bu uygunluklar dilin içine girmiştir çünkü yaşamın kendinde vardır. Gerçekte şiir, insanın coşkularıyla çevresi arasındaki çelişkinin : insanın doğayla mücadelesinin gerçek ve somut biçimini alan çelişkinin bir yüzünün dile gelişinden başka bir şey değildir. Şiir bu mücadelenin bir ürünü olduğu için tarihsel gelişiminin her aşamasında insanın çevresiyle olan etkin ilişkisini kendi alanı içinde yansıtır.
Plato, İon'dan yaptığımız alıntıda şiirin bu türden usa aykırılığını belirtir. Shelley'in : »Şiir aklın etkin gücüne bağlı olmayan bir şeydir,« derken söylemek istediği de buydu.
(d) Şiir sözcüklerle kurulur
Basmakalıp bir söz gibi görünebilir bu; ama hemen her zaman ve her fırsatta, bilmesi gerekenlerce unutuluyorsa, hiçbir şey basmakalıp değildir. Örneğin, Matthew Arnold der ki: »Şiir için fikir her şeydir; gerisi bir yanılsama, kutsal bir yanılsama dünyasıdır. Şiir coşkusunu fikre bağlar; fikir olgudur. Bugün dinimizin en güçlü yanı onun bilinçsiz şiiridir.«
Son cümlenin bir hakikati çarpıttığını biliriz. Ama ilk ikisi o kadar karmakarışıktır ki daha sonraki bölümler Arnold'un iyi bir sanatçı olarak şiirin önemli bir yanını belirttiğini göstermesine rağmen bu cümlelerin gerçek anlamını seçmekte güçlük çekeriz.
Shelley de şu dağınık sözleri söyler : »Dil, renk, biçim, din ve eylemlerdeki uygar alışkanlıklar tüm olarak şiirin araç ve gereçleridir; konuşmanın, etkiyi nedenin eşanlamlısı olarak kabul eden yanıyla bütün bunlar şiir diye adlandırılabilir.«
Bu dağınıklığın altında, şiirin insanın toplumdaki gerçek varoluşu ile ortaya çıktığı hakikati yatmaktadır.
Bir de söyle der Shelley : »Şairlerle düzyazıcılar arasında bir ayrım yapmak çok bayağı bir hatadır... Plato aslında bir şairdi. Lord Bacon bir şairdi... Bir şiir, kendi dış gerçeği içinde ifade edilen hayatın imgesinin ta kendisidir...«
Burada, hiçbir şey gizlemeyen bir dağınıklıkla konuşur Shelley. Bacon bir şair değildi. Bu abartmalı sözler, burjuva ekonomisinin gelişmesiyle »saf ve temiz ilişkilerin« bir kenara atılışının şaire bir aşağılık duygusu vermeye başladığı bir zamanda şiiri haklı çıkarma girişimleridir.
Mallarme'nin ressam arkadaşına öğüdü çok ünlüdür: »Şiir sözcüklerle yazılır, fikirlerle değil.« Bu, bizim ileri sürdüğümüz olumlu özeliğe, doğrulayamayacağımız olumsuz bir özellik ekler. Şiir elbette ki fikirler, yani zihinsel imgeler uyandırır, yoksa sesten başka bir şey olmazdı. Bu yüzden biz burada kendimizi şu öneriyle sınırlıyoruz: »Şiir sözcüklerle kurulur.«
Okuyucu bu temel özelliğin gerçekte bir önceki temel özellikten: »Şiirin başka dile çevrilmesi zordur« özelliğinden doğduğunu görecektir. Çünkü şiir yalnızca fikirlerle, yani dinleyicide yalnızca fikirler uyandırma amacıyla yazılmış olsaydı, bir başka dilde kafada aynı fikirleri uyandıran sözcüklerin seçilmesiyle çevrilebilir olurdu. Böyle olmadığına göre, sözcük, uyandırdığı fikirden ayrı birtakım öğeleri de taşımalıdır içinde sözcük olarak. Dolayısıyla nesnel olarak sözcük demek olan ses-simgesinin ya da kara kara işaretlerin kendi içlerinde özel bir büyü taşıdıklarını söylemeksizin şiir, romandan ayrı bir tarzda sözcüklerle yazılır, diyebiliriz. Gerçekten de sözcük, fikirden başka, çeviriyle dile getirilemeyen özellikte duygusal bir »coşku« yaratır.
(e) Şiir simgesel değildir
Basmakalıp bir söz söylemiş olmakla suçlanamayız artık. Tersine, alışılagelen ideal şiir kavramı belli belirsiz simgesel bir şey olduğu için basmakalıplığın tam tersini ileri sürmüş oluyoruz belki de. Ama şiirin usa aykırı oluşunun hemen ardından, zorunlu olarak, onun simgesel olmayışı gelir.
Sözcükler simgeseldir derken neyi kastederiz, onların yalnızca simgeler olduklarını, başka bir şey olmadıklarını mı? Sözcüklerin kendilerinin bir şey olmadığını, onlarla değil onların gösterdikleri şeylerle ilgili olduğumuzu kastederiz. Örneğin, bir matematikçi sekiz artı dokuz eşittir on yedi diye yazdığı zaman sözcüklerin kendileriyle değil deneysel gerçeklikte rastlanan birtakım genelleştirilmiş sınıfların sıralanışı ile ilgilidir. Çünkü kullandığı sözcükler simgeseldir; yani cümle, kişisel anlamdan arıtılmış olduğu için hangi sözcükler kullanılırsa kullanılsın tamamen aynı geçerliğe sahip olurdu. Örneğin gösterilen sıralama işlemleri Fransızcada, Almancada ya da İtalyancada farklı sözcüklerle de anlatılsa bir matematikçi için tamamen aynı olurdu; çünkü sözcüklerin kendileri gerçek matematiksel sıralanış işlemlerini temsil eden keyfî bir anlaşma (convention) olarak kabul edilir. Yukarıdaki ifade 8 + 9 = 17'ye çevrilse, cümle, matematikçinin gözünde yine de yeteri kadar anlamlıdır. Hatta daha da ileri gidebiliriz : yarının matematikçileri anlaşsalar da 8'in yerine 9'u, 9'un yerine 8'i ve 17'nin yerine 23'ü koysalar, artı işareti yerine eksi, eşit işareti yerine büyüktür işaretini kullansalar, 9 - 8 L 23 cümlesi simgesel olarak 8 + 9 = 17 ile ifade edilen deneysel işlemlerin tam ifadesi olurdu. Ama yarın bütün sözcükleri kaldırsak da İngilizce sözlükteki her sözcüğe bir numara verseydik, Hamlet'in bir konuşmasındaki şiirsel içerik, bir sıra numara ile ifade edilemezdi. O içeriğe ulaşmak için numaraları aklımızdan yine asıl sözcüklere çevirmek zorunda kalırdık. Evrensel bir matematik dilinin gelişmesini mümkün kılmış olan matematiğin simgesel dilinin son derece çevrilebilme kabiliyeti böylece simgesel olmayan şiirin çevrilmezliğiyle zıtlık içinde bulunmaktadır. Bu evrensel matematik dili lojistik ya da simgesel mantıktır.
1 Sözcüklerin bu göstericilik özelliği üzerine Ogden ve Richards'ın »Anlamın Anlamı« adlı eserinde güzel bir tartışma vardır.
2 Peano tarafından bulunmuş ve Russell ile Whitehead tarafından geliştirilmiştir. Ek: »Principia Mathematica«. Bulucularının umutlarını gerçekleştirememiştir henüz.
Şiir, niteliklerinden bir kısmı başka bir dile aktarılabildiği ölçüde bir simgecilik (sembolizm) öğesi taşıyor demektir.
Gene gördük ki, şiir, nasıl ussal uygunluktan yoksun olmasına rağmen coşkusal uygunlukla dolu ise, aynı şekilde, dış simgecilikten - dış nesnelerle ilişkiden - yoksun olmasına rağmen iç simgecilikle - coşkusal durumla ilişkiyle - doludur. Yani her gerçek sözcük hem bir dış ilişkiyi hem de öznel bir durumu göstermektedir. Böylece bilimsel kanıt bir değer yargısı taşımaktadır; onu atmak olanaksızdır. Bu yargılar ancak lojistikte atılabilir. Şiirse, içinde dış nesnelerle bir ilişki taşır - hem onları atmak hem de şiir olarak kalmak olanaksızdır.
Bir bilimsel kanıttan, lojistiğe indirgemek için, bütün değer yargılarının atılışı gibi, bütün dış ilişkiler de şiirden atılırsa şiir ne olur? »Anlamsız« ses olur; ama coşkusal ilişkilerle dolu bir ses - başka bir deyişle müzik olur; müzikse, lojistik gibi, çevrilebilir ve evrenseldir. Yani görüyoruz ki, şiirin özelliği olan ilişki ile coşkunun birbiri içine karışması birbiri içinde kaybolması demek değildir; bu karışma içgüdü ve çevre zıt kutupları arasındaki bir diyalektik ilişkiyi, kökleri İngiltere, Fransa ya da Atina'nın gerçek somut toplumsal yaşamındaki bir ilişkiyi ifade eder. Şiir, dibe çökmüş toplumsal tarihtir, insanın doğayla mücadelesinin coşkusal alın teridir.
(f) Şiir somuttur
Bundan önceki olumsuz ifadeye denk düşen olumlu bir ifadedir bu. Ama somutluk, simgeselliğin otomatik olarak ters anlamı değildir. Örneğin, simgesel bir dil, özel karşısında geneli yadsıyarak somuta daha çok yaklaşabilir. Aritmetik, cebirden daha somuttur, çünkü simgeleri daha az genelleştirilmiştir. İki simgesinin, iki tuğlanın yerini tuttuğu, iki at, iki insan vb. için başka simgeler gerektiren bir matematik simgeciliği, varolan matematiksel simgecilikten düpedüz daha somut olurdu; ama daha az simgesel olmazdı, çünkü keyfi işaretlemeye bakarak yine de alışılmış (conventional) ve algıya açık olurdu. Ama şurası da açıktır ki, simgesel bir dil somutlaştıkça ağırlaşır, hantallaşır. İki insan birbirinin aynı olmadığına göre kusursuz bir simgesel dilde mümkün her insan çifti için farklı simgeler bulmak gerekecekti.
Matematiğin genelliği dış gerçekliğin bir genelliğidir; dolayısıyla matematiğin özeliliği de dış gerçekliğin bir özeliliği olmuş olur; ve dış gerçeklik içinde nesnelerin sayısı sonsuz olduğuna göre matematik genel olmak zorundadır. Matematik, en genelleştirilmiş şey olduğu için dış gerçeklikle uğraşmada en elverişli bir araçtır. Yalnızca sıralamalarla, yani sınıflarla uğraştığı için evrenin sonsuz özeliliğiyle baş edebilir. Sonsuzluğun matematikte o kadar çok karşımıza çıkışı bir rastlantı değildir.
Şiirle karşılaştırın bunu. Onun vatanı öznel tavırlardır. Yani bilinç alanı, gerçek nesnelerle, onlar karşısındaki öznel tavırlardan ibarettir. Bu gerçek nesneleri en genel tarzda sıralamakla matematik sonsuzca : bütün dış gerçekliği kavrayabilen bir tek simgeye varır. Ama şiir bütün bu öznel tavırları en genelleştirilmiş tarzda sıralarsa egoya: bütün öznel gerçekliği kavrayabilen tek simge olan egoya varır.
Gerçekte soyut olan, öznel gerçekliğe bakarak genelleştirilmiş olan müziktir, şiir değil; tıpkı dış gerçekliğe bakarak matematiğin soyut oluşu gibi. Müzikte çevre kaybolur gider, ego büyür, genişler, bütün dram onun duvarları içinde geçer. Matematik, dıştan soyut ve genelleştirilmiştir; müzikse içten.
Ama şiir bilimsel kanıt gibidir, »katkılı«dır. Coşkuları gerçek nesnelere başlanmıştır ve bu onlara bir kendine özgülük verir. Gerçeklik, egonun görüşü içinde dolanıp durur. Bu demektir ki şiir, tıpkı bilimsel kanıtın somut ve özelleştirilmiş oluşu gibi somut ve özelleştirilmiştir; ama tabiî her iki durumda da somutluk ve genellik, gerçekliğin farklı alanlarını gösterir.
Örneğin şair
Sevgilim kırmızı, kırmızı bir güle benzer
dediğinde dil simgesel değildir; çünkü, hiçbir zaman, sözcüklerin taşıdığı alışılmış anlamdan yola çıkılarak dizenin aslındaki şiirsel coşkuyu içinde taşıyan bir açıklama yapılmak istenirse, »nişanlım, gülgillerden kırmızı renkli bir çiçektir« diye bir şey söylenemez. Dize simgesel değildir. Dolayısıyla da onun somut olması zorunluluğu düşünülemez. Ama eğer somut olmasaydı, ifadenin bu yeni biçimiyle doğru olması gerekirdi. Yani, soyut olsaydı kendine özgü bir durum, şaire, belli bir sevgiliye, bir ruh haline, bir zamana, bir şiire özgü bir ifade değil, oldukça genel bir ifade olurdu: şöyle ki, konuşan, nerede ağzını açıp da »sevgilim« diye başlasa, belli bir olguymuş gibi aklına sevgilinin »kırmızı, kırmızı bir gül gibi« oluşu gelirdi.
Ama şiir soyut değil de simgesel olmayan somut bir dil olduğuna göre, yazdığımız ikinci bir şiirde
Sevgilim beyaz, beyaz bir güldür
ya da
Çiçekler açıyor madem, sevgilim gül değildir
demek hakkını kazanırız.
Ama simgesel olmayan soyut bir dille bu ifadeyi ancak ilkinden başka bir şiir yapısı içinde, yani başka bir dilde yeniden kurmak hakkına sahip olabilirdik. Bu noktanın yanlış anlaşılması, Plato'yu bütün şairlere yalancı gözüyle bakmaya götürür : ama bu noktayı anlamış olan Sidney, şairin »yalancı olmadığını, çünkü hiçbir şey demediğini, hiçbir şeyi olumlamadığını« açıklayarak ona cevap verir.
Böylece şiirdeki öznel genelleştirmenin bu somut özelliği, şiire, yanılsamanın yarı kabulünü vermeyi gerekli kılan şeyden başkası değildir - onun fantastik dünyası içindeyken söylediklerini kabul etmek fakat bütün romanların ve şiirlerin bütün söylediklerinin gerçek maddi dünyada olduğu gibi yadsıma ve çelişme ilkelerinin uygulanacağı bir dünya meydana getirmesini istememek gibi bir yarı kabul. Bu, romanlar ve şiirler arasında varolana benzer bir bütünlük gerekmeyeceği demek değildir. Bu bütünleniş estetiğin alanıdır. Herrick'i Milton'un altına, Shakespeare'i ise her ikisinin üstüne sıraya koymak ve onların niçin ve nasıl ayrıldıklarını geniş ve karışık ayrıntılarla açıklamak, estetiğin asıl görevidir. Ama böyle bir iş standart, bütünlenmiş ve bilimsel - yani ussal - değil de estetik bir dünya görüşü gerektirir. Sanatın mantığıdır bu.
Bu somutlaşma ve özellik, şiir gibi katkılı olan ama karşı kutba daha yakın olan bilimsel kanıt alanına da uygulanır. Herkes bilir ki biyoloji, fizik, toplumbilim ve ruhbilim, hepsinde ayrı yasaların uygulandığı alanlardır, ama daha genelleştirilmiş bir alana uygulanabilen bir yasanın daha az genelleştirilmiş herhangi bir alanda çürütülmemesi gerektiğini söyleyen birleştirici bir ilke de vardır : örneğin, toplumbilimin yasaları fizik yasalarını çürütmez. Aynı şekilde şiir de bu uygunluğu göstermelidir : hangi fantastik dünyada olursa olsun, onun yaşantıları hep aynı »Ben«in başından geçer; romanlar da aynı uygunluğu göstermelidir : »Ben« (karakter) ne olursa olsun, sahneler hep aynı insan toplumunun gerçek dünyasında uzanır; bu coşkusal »ben«in yapısı ya da gerçek dünya estetik yargıyı belirler. Bu ego, içinde belli bir sanat mantığı bulunan »dünya görüşü«dür gerçekte.
Bu »katkılılık«, ne bilimin ne de şiirin »gerçekten« doğru olmadıkları demek midir? Tam tersine. Çünkü hakikat yalnız gerçekliğe, gerçek somut : yaşama uygulanabilir, ve gerçek somut yaşam ne tümden öznel ne de tümden nesnel değil, iki şey arasındaki (insanla Doğa) bir diyalektik etkin ilişki olduğu içindir ki bizim »doğru« ölçütünü uygulayabileceğimiz, mücadelenin bu »katkılı« ürünleridir yalnız. Hakikat daima toplumsal insanı gösterir -insanla ilişkili olarak »doğru«dur bir şey. Dolayısıyla, Russell'ın da gösterdiği gibi, matematiğin ölçütü hiçbir zaman »doğru« değildir, değişmezliktir. Aynı şekilde müziğin ölçütü »güzellik«dir. Dilin, bütün ürünlerinde her ikisinin karışımını taşıması insanın yaşamında daima Keats'in öngörüsünü gerçekleştirmeye can atmasındandır: Güzellik hakikattir, hakikatse güzellik; çevreyi içgüdüye, değişmezliği güzelliğe ve gerekliliği arzuya uydurmaya -bir kelimeyle, özgür olmaya çabalamaktadır insan. Dil bu mücadelenin ürünüdür, çünkü bir insanın değil, bir araya gelmiş insanların mücadelesidir yapılan; dil ise bu birleşik mücadelenin aracıdır; onun için dilde, her yerde, insanın çevresinin olduğu kadar insanlığın da damgası vardır. Bilim nasıl çevre kutbuna yakınsa şiir de içgüdüsel kutba yakındır. Değişmezlik, bilimin, güzellikse şiirin erdemidir - hiçbiri hiçbir zaman saf güzellik ya da saf değişmezlik olamaz, ama onları gelişme yolunda ileri iten de bunu başarmak için verdikleri mücadeledir. Bilim matematiğe, şiirse müziğe özlemdir daima.
(g) Şiir yoğun etkilenmelerle tanımlanır
Bunlar şiire özgü etkilenmelerdir, yani estetik etkilenmelerdir. »Karınız dün öldü« gibi bir telgraf, okuyanda olağanüstü yoğun etkiler yapabilir, ama estetik etkiler değildir bunlar. Dil simgesel olarak kullanılmıştır burada; bu telgrafı alan mutsuz koca, karısının tehlikede olduğunu daha önceden bilseydi ve (çok cimri olduğu için) karısının ölümü halinde bunun kendisine »Kippers« (ringa balıkları) gibi bir parola ile haber verilmesini söylemiş olsaydı bu kısacık haberin yaratacağı etki yine aynı güçte olurdu. Telgraf şiir biçiminde de olsaydı aynı şey olacaktı. The Times gazetesinin ölüm ilanları sütununda yayımlanan şiir biçimindeki haberler şiirdeki biçim özelliklerini taşır ve onları oraya koyduranlar için kuvvetli etkilere sahiptir; ama bu etkiler estetik etkiler değildir.
Bu iki durumda bir başka şey daha denenebilir. Bu ölümlerle ilgili olmayan kimseler için sözcükler aynı etkileri taşımayacaktır. Estetik olmayan etkiler bireyseldir, ortak değil; ve toplumsal yaşantılara değil, özel yaşantılara bağlıdır. Bu yüzden, coşku toplumsal bir biçim içinde gerçekleştirilemeyen ya da gerçekleşmemiş bir özel kişisel yaşantıdan geliyorsa şiirin bu coşkusal anlam yüküyle yüklü olması yetmez. Coşku bir araya gelmiş insanların yaşantısından çıkmış olmalıdır; böylece şiirsel »Ben«in neden ibaret olduğunu görürüz. Matematiğin sonsuzu, ne derece, bir kişinin algı dünyasının sonsuzu ise, bu »Ben« de uygar bir toplumda o derece bir tek bireydir. Matematiğin sonsuzu, maddi dünyanın : bütün insanların algı dünyalarınca ortak dünyanın sonsuzudur. Şiirin Ben'i ise bir arada yaşayan bütün insanların coşkusal dünyalarınca ortak bir »Ben«dir. »Uygar toplumdaki birey« görüşünün hiçbir zaman üstüne çıkamamış olan burjuva eleştirisi, estetik nesneler ve coşkuları diğerlerinden ayıran şeyin ne olduğu sorununu nasıl çözebîlir? Estetik nesneler, bireysel insana değil bir arada yaşayan insanlara özgü coşkular uyandırdıkları sürece estetiktirler. Estetik coşkunun tarafsız, kesinliksiz ve nesnel özelliği de buradan gelmektedir.
Size söyleyeceğim tek şey car bu şiiri yazan arkadaş şiirin tekniğine biraz daha dikkat.Şiirde işçilik yapmalısınız.Yok değil var ama az.Teşk.
|
| Bağlantı |
2008-04-22 12:38:21 - size edebiyatın ihtiyacı var |
| Yazan: pelinda |
Bu şiiri yazanın sonu inşallah nişlgün marmara gibi olmaz olmamalı.Şiirin işçiliği ve ruh hali ona çok benziyor.Nilgün marmaradan bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.
acının kıblesi; çünkü yaşam karşısında varoluş sancısını, isteğimiz dışında evrene fırlatılmış bir birey olmanın tümörünü, her gün ışımasında karın boşluğunda hisseden, bu yüzden sürekli ani kramplarla sarsılan bir neslin tohumcusudur Rivayet odur ki, Türk edebiyatında İkinci Yeni'nin tohumlarını ekmiştir. Çeşitli kaynaklarda ise küçük İskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri etkilediği kayıt olarak düşülür.
Rızasız var edene karşı bir isyan, bir kendinin olamama hali; ya da birey olmanın aceleci narsizmi! Nilgün Marmara'nın en büyük derdi, yaşam ile ölüm arasındaki dikey çizgide, yeknesak bir devingenlikle gidip gelen ihtiras tramvayının tüm yolcularıdır. Bu yüzden sahicidir. Bu yüzden ışığın yüzüne tutulmasından nefret eder. Sahneye sırası gelmeden çıkar, beklenmedik bir anda da terk eder izleyicilerini
Oyun bozandır Nilgün Marmara: Söze biçilen anlam oyununu bozan bir kendi pimini çekme hali; çünkü umut tarlalarına kıran girmiştir, şenlikli hasatların arifesinde; çünkü sadece gri bir yalnızlıkla örülüdür artık hayat; çünkü var olmanın soğuk teni, hiçbir tahta beşikte avunamayacak kadar Adem ve çırılçıplaktır hayata karşı.
Yukarıda dile getirmeye çalıştığım tüm tanımların bağlamında, Nilgün Marmara, bir kendi neslinin sürdürücüsüdür bir yandan da aslında. Bu yüzden hem kendi dininin müridi hem de peygamberidir sanrının doruklarında.
Bir Sergey Yesenin ile Vladimir Mayakovski; Sylvia Plath ile Nilgün Marmara; ya da bir Kurt Cobain, Jimi Hendrix, Jim Morrison, Jonis Joplin ve nebbaş etiketini alnıma yapıştırma hevesiyle yanıp tutaşacak tüm erdem timsallerine rağmen bir Yavuz Çetin'dir Nilgün Marmara. Ya da Yavuz Çetin'in bir Nilgün Marmara olması gibi Bir ruh halidir bu İnsanı en amansız yerinden yakalayan. Yakalayınca da bir daha zindanından gün ışığına çıkarmayan
Bir daha gün ışığı görmek istemedi Nilgün Marmara, kendisini altıncı kattan aşağı bıraktığında. Bu yüzden yirmi yıldır ışıksız; ya da gün geçtikçe biz biraz daha kör oluyoruz aslında Ne olur türk şiirinin size ihtiyacı var.Gif nefis olmuş yapanın ellerine sağlık yağmur ve kadın.
|
| Bağlantı |
2008-04-22 11:59:00 - şiirin eleştirisi |
| Yazan: rafet bulkan |
Ülkemde yazın kulvarında zaten en büyük sancı bu. Şiir eleştirmenimizin yokluğu. Bunu yapacak donanımda olanlar yok mu? Elbette var. Ama bir türlü pratikte istenen nesnelliği yakalayamıyor. Dili döndüğünce üst metin çalışmaları yapıyor. Yapacak da. Olması gereken bu zaten. Bu çalışmalar genelde, ahbap çavuş ilişkisi, ısmarlama, paslaşma şeklinde sürdürülüyor.
Şiir yazmak başka bir şey, şiir eleştirisi yapmak daha başka. Her iki kulvarda da şiirin tarihsel serüveninin, kuramsalının, poetikasının çok iyi bilinmesi gerekiyor.Yani yazın dergileri bu kadar eleştirmen sıkıntısı yaşarken bu dergide bu kadar eleştirinin olması ne sevindirici bir şey.Eleştiriler gerçekten bilimsel ve nitelikli teşekürler...Bu yabancılaşmada tanıdık birilerini burada bulabilmek.Güzel bir şiir.
|
| Bağlantı |
2008-04-22 10:48:43 - Arşivde kalanlar ruhun izleridir |
| Yazan: sertap kılıç |
Farkettim ki bir siir veya herhangi bir yazin formu, hic dusunulmeden yazilmiyor ve yazdiktan sonra bu dusunce surecine geri donup yazarin kendi yapitini ve kendi yazis tarzini sorgulamasi hem kendi icin, hem de okuyucalar icin buyuk firsat. Ozellikle edebiyat elestirmenleri icin gercekten unlu ve iyi bir sairin, kendi siirinin bir kadavra gibi icini acip onu tek tek incelemesi cok faydali cunku sonucta elestirmenlerin yaptigi is herhangi bir metni incelerken o metnin icinde bulunan ogelere bir anlam ve sebep-sonuc iliskisi yuklemek. Fakat eger bir sair yazdigi siiri ya da yazar hikayesini kendinden gecmislik, askinlik halinde yazsaydi romantiklerin soyledigi gibi, elestirmenin o metne sonra geri donup yazar su benzetmeyi su sebeple yapmis gibi aciklama cabalari, metnin tarihle iliskisini bulma gayeleri gibi bir metin analizi yapmasi oldukca anlamsiz olurdu. Biraz daha uclara cekersek elestirmene is cikartan, aslinda yazarin yazdigini dusunerek yazmasi. Tabii yazarlarin kendi metinlerini aciklamasinin da, elestirmenlere belli bir noktaya kadar faydasi var.Eger her yazar metninin aciklamasini yayinlasaydi, elestirmenlere gerek kalmazdi. Bundan da kotusu gereksiz yere yazar kendi metninin anlamanini sinirlamis olurdu. Cunku her insanin ve her cagin kendi icinde tasidigi farkliliklar, metne cok daha derin ve onceden belirlenmemis boyut ve anlamlar katabilir. Fakat her yazar cok sistematik bir sekilde metninin incelemesini okuyuculara sunsaydi, merak ve gizemden dogan, bilinmezligin katttigi buyu kaybolabilirdi; ustuneustluk yazar da kendi bakis acisiyla sinirlamis olurdu metnini. Bunun disinda setin siirini incelemesindeki sevdigim diger bir unsurda, beynin genelden ozele; yoktan var olana; genisten dara nasil isledigini gormek oldu.Arşive baktığımda şunu gördüm setin yazacagi siire dair hic birsey yokken kafasinda, once siirin uzunlugunu ve tum fiziksel ozelliklerini belirlemesinin, sonra konuyu secmesinin ve bu sekilde siir icindeki en kucuk detaya kadar inmesinin yolunu gormek cok heyecan vericiydi. Bunun da disinda setin bir siirin nasil en fazla etkili yazilabilecegini ne kadar iyi gozlemlemis oldugunu gormek, onun zekasina ve sanat yetenegine bir kat daha saygi duymama sebep oldu.
|
| Bağlantı |
2008-04-21 10:20:25 - haz |
| Yazan: aygül s |
| İlk yoruma bir şey katmak istiyorum.Şair hazzı dizelerden lav gibi fışkırtıyor.Ve okuyan kişi için bütün aydınlık ve karanlık bitkilerinden kaynatıyor şiiri.Güzel ne desem ki başka |
| Bağlantı |
2008-04-21 09:59:45 - mutlu oldum |
| Yazan: saniye |
| Bu ülkede bu kadar çok edebiyat severin olması beni çok mutlu etti.Kaygılarım vardı ama burası beni çok mutlu etti |
| Bağlantı |
2008-04-17 11:17:06 - Yıllar sonra |
| Yazan: demet |
| Seni yıllar sonra bulmak sevgili savaş yıllar sonra uzun geçen o karlı akşamlardan sonra şiir okuyup türkü söylemek yıllar sonra. |
| Bağlantı |
2008-04-17 10:29:58 - eleştiri tarihi |
| Yazan: s.aksu |
| selehattin bey ellerinize sağlık gerçekten çok nefis olmuş eleştiri tarihi.Çok iyi ya |
| Bağlantı |
2008-04-16 11:36:54 - ELEŞTİRİ TARİHİ |
| Yazan: selehattin kubat |
Bu kadar eleştiriyi bir arada görünce edebiyat eleştirisi tarihinden bahsetmek gerekir diye düşünüyorum.
Antik Yunan ve Roma. Edebiyatın niteliği ve değeriyle ilgili ilk felsefi görüşlere Platon'un diyaloglarında rastlanır. Platon'a göre madde dünyası, gerçek değil görünüştür; duyularla algılanan varlıklar, idealar dünyasının kusurlu kopyalarıdır. Sanatçı gerçeklerle değil, duyuların dünyasıyla ya da görünüşlerle uğraşır. Platon'a göre sanat, doğanın taklit edilmesidir; kopyanın kopyasını yapan şair de insanları gerçeklikten uzaklaştırır. Üstelik bunu Şarap ve Coşkunluk Tanrısı Dionysos'un esiniyle, "aklı başında değilken" yaptığı için daha da etkili olmakta, genç zihinleri karartmaktadır. Bu nedenle Platon, ideal devletinde şairlere yer vermez.
İlk sistemli edebiyat kuramcısı olan Aristoteles'e göre de sanat taklittir (mimesis). Ama şair tekil ve sıradan bir olguyu değil, doğanın da içinde yer aldığı evrensel düzeni taklit eder. Sanatın eğitici bir işlevi vardır; örneğin tragedya okurda ya da seyircide önce korku ve acıma uyandırır, ama sonra gene kendi kurallarının işleyişiyle bu duyguları kişisel ve tedirgin edici özelliklerinden arındırır, düzene sokar ve evrenselleştirir. Aristoteles olayların daha dingin bir uzaklıktan görülmesini sağlayan bu arınmaya katharsis adım verir. Peri poetikes (Poetika) adlı yapıtında, şiiri iç yapısına göre inceler, edebiyatı öğelerine ayırır ve sınıflandırır.
Aristoteles'in Poetika'sı Rönesans'ın sonuna değin Batı estetiği için temel kaynaklardan biri oldu. Roma döneminde Hora-tius ve Quintilianus gibi şair ve kuramcılar daha çok, "doğru ve güzel yazma kuralları" anlamında retorik ile ilgilendiler; Aristoteles'in destan, tragedya ve komedya türlerine lirik şiir, pastoral, yergi, eleji ve epiğram gibi yeni türleri eklemekle yetindiler. Bu dönemde yalnızca Longinus'a ait olduğu sanılan Peri hypsous (Yücelik Üzerine) adlı yapıtta sanatın ruhsal boyutu üzerinde durulduğu görülür.
Ortaçağda, edebiyat eleştirisinde kutsal metinleri yorumlama ve açımlama yöntemleri geçerliydi. Bu dönemde edebi sanatların doğru kullanılmasıyla ilgili retorik kuramlarının etkisi de sürüyordu.
Rönesans ve yeni-klasik dönem. Rönesans'ta Eski Yunan ve Roma kaynaklan yeniden önem kazandı. Eleştirmenler, edebiyatın değişmez kurallarını saptamak için eski şiirlere ve tiyatro yapıtlarına döndüler. Aristoteles'in tragedya için öngördüğü "konu ya da eylem birliği" kuralına, Lodovico Castelvetro gibi eleştirmenler "mekân birliği" ve "zaman birliği" kurallarını eklediler. Fransız edebiyat kuramcısı Nicolas Boileau 1674'te yayımladığı L'Art poetique (Şiir Sanatı) adlı yapıtında hâlâ "üç birlik" kuralını savunuyordu. Bununla birlikte, edebiyattaki bu kuralcılık sanatın dinin etkisinden çıkmasını, kendine ait yasaları olan özerk bir alan haline gelmesini de sağladı.
Rönesans ve sonrasında da yazarlar, Eski Yunan filozofları gibi,' edebiyatın işlevi ve değeri sorunuyla uğraştılar. Elizabeth dönemi ingiliz şairlerinden Philip Sidney, Defen-ce ofPoesie'de (1595; Şiirin Savunusu) şiirin soyut ahlaki ve felsefi doğruları somutlaştır-dığı ve duyusallaştırdığı için felsefeye; tekillikten kurtardığı ve evrenselleştirdiği için de tarihe üstün olduğunu söyler. Sonraki yüzyılda yeni-klasik şair John Dryden da Of Dramatick Poesie, An Essay'de (1668; Dramatik Şiir Üzerine Bir Deneme) edebiyatın görevinin "insanlığa zevk vermek ve onu eğitmek amacıyla" dünyayı doğru biçimde yansıtmak olduğunu öne sürer. Bu yaklaşım, 18. yüzyıl İngiltere'sinde Alexander Pope'un „ Essay on Cnricism'inde (1711; Eleştiri Üzerine Deneme) ve Samuel John-son'ın yapıtlarında da yeniden gündeme gelir.
Genel olarak Rönesans ve yeni-klasik dönem için edebiyat, genel ölçü ve kurallara bağlı kalması ve kişisellikten ya da duygusallıktan uzak durması gereken, insanın ruhundan çok, aklına ve beğenisine seslenen bir sanattır. Kuşkusuz Shakespea-re ve Rabelais gibi, bu genel çerçevenin dışına taşan, edebiyata kendi ölçütlerini getirmiş Rönesans yazarları da vardır. Ama 17. yüzyılın tipik edebiyatçıları, her yapıtın kendi türünün kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalması gerektiğini savunan Racine ve Cor-neille gibi Fransız dramatik şairleridir.
Romantizm. 18. yüzyılın ikinci yansında İngiltere ve Almanya'da romantizmin başlamasıyla, edebiyatta "yaratıcılık", "hayal gücü", "duygu", "tarihsellik" ve "bireysellik" gibi ölçüler öne çıktı. Bu eğilim, daha Rönesans içinde, barok ve rokoko gibi üsluplarda kendini belli etmişti.
Romantizmin doğuşunda Herder ve Hum-bolt gibi Alman filozof ve filologlannın tarihselci görüşleri etkili oldu. Her çağın ve her ulusun kendine özgü doğruları olduğu düşüncesi, her çağda geçerli evrensel edebi kurallar düşüncesinin yıkılmasına yol açtı. Romantik edebiyat anlayışı ilk ifadesini, William Wordsworth'ün Lyrical Ballads'a (1800; Lirik Baladlar) yazdığı önsözde bulur. Wordsworth'e göre şiir, güçlü duyguların birdenbire taşmasıdır; şiirin amacı "gerçeği tutkulu bir biçimde insanların yüreğine ulaştırmaktır". Wordsworth'ün dostu şair Coleridge daha sistemli bir edebiyat kuramı geliştirir. Biographia literaria (1817; Edebi Yaşamöyküsü) adlı yapıtında Kant, Schel-ling, Schlegel kardeşler gibi Alman filozofların görüşlerinden yararlanarak bütünsel bir romantik estetik kuran Coleridge'in en önemli katkısı "hayal gücü" kavramıdır. Coleridge'e göre hayal gücü birleştirici, kaynaştırıcı bir yetidir; karşıtları bir araya getirir, tikel ile evrenseli, ruhsal ile duyusalı bütünleştirir. Bir sanat yapıtının değeri, kendi bütünlüğü içinde bir araya getirdiği karşıt öğelerin yarattığı gerilimle ölçülür. Daha sonra, Fransız romantizminin temsilcilerinden Victor Hugo da aynı düşünceyi savunmuş, hatta sanatın güzelin yanında çirkine de yer vermesi gerektiğini öne sürmüştür. Hugo'ya göre, güzel bir sanat yapıtı "yalnızca güzel"dir, oysa güzelin yanında çirkini de içerdiğinde "yücelik" katına yükselir. Romantizmin, bugün de etkisini sürdüren öteki önemli kuramcıları Almanya'da Schlegel kardeşler, ABD'de Ralph Waldo Emerson ve Edgar Allan Poe'dur. Genel olarak bütün romantik yazar ve eleştirmenler, sanatçıya tanrısal bir yaratma gücü yakıştırmışlardır. Sanatçı, klasik görüşte olduğu gibi, kendinden önce var olan ve bilinen bir düzeni, bir düşünce, sistemini yansıtmakla, "resmetmekle" yetinmez, kendi gerçeğini, kendi doğrusunu yaratır. Bu yüzden yapıtın değeri, dış gerçeğe benzemesiyle değil, okurda uyandırdığı coşkuyla^ yarattığı apansız aydınlanmayla ölçülür. İngiliz romantik şairi Shelley'e göre şiir "dünyanın üstünden aşinalığın yarattığı örtüyü çekip alır, orada uyuyan çıplak güzelliği ortaya çıkarır". Romantizm genel olarak şaire, gerçekler karşısında daha etkin, daha müdahaleci, daha "yaratıcı" bir rol yüklemiştir.
19. yüzyılın ikinci yarısında, romantizm duraksama geçirmeye, çözülmeye başladı. Almanya'da romantizmin kurucularından sayılan Goethe, daha 1820'lerde bu akımdan yüz çevirmiş ve "klasik sanat sağlıklı sanattır, romantik sanat ise hastalıklı sanat" demişti. Romantik akımın uç noktası Fransa'da Baudelaire ve Theophile Gautier, İngiltere'de de Swinburne ve Oscar Wilde gibi adlann temsil ettiği "sanat için sanat" anlayışıydı. Bu hem Fransız Devrimi'nin yarattığı evrensel özgürlük beklentisinin boşa çıkmasının ve sanatçının toplumsal alandan iç dünyaya dönmesinin; hem de sanatın daha Rönesans'ta başlamış olan özerkleşmesinin, dinden, felsefeden, ahlaktan ve dış gerçekten kopmasının doğal bir sonucuydu. Buna karşılık, İngiliz şair ve eleştirmen Matthevv Arnold edebiyata hâlâ toplumsal bir işlev yüklüyordu. Dinin ve toplumun etkisinin zayıflamasıyla ortaya çıkan kültürel boşluk, ancak edebiyatın eğitici işleviyle doldurulabilecekti. Toplumsal edebiyat anlayışı Rusya'da da Belinski, Plehanov gibi eleştirmenlerin yapıtlarında daha siyasal bir boyut kazandı.
20! yüzyıla doğru edebiyat eleştirisi giderek bir akademik disiplin haline geldi. Dinsel metinlerin yorumlanması, filolojik inceleme, tarih, toplumbilim, yeni pozitivist felsefenin ampirik veri toplama yöntemleri gibi birbirinden çok farklı disiplinler, edebiyat araştırmalarında bir araya geldi. Bu sistemli yaklaşımın ilk örneklerinden biri, edebiyatın bütünüyle tarihsel ve toplumsal çevre koşullarıyla belirlendiğini savunan Fransız eleştirmen Hippolyte Taine'in dört ciltlik Historie de la littirature Anglaise (1863-64; İngiliz Edebiyatı Tarihi) adlı yapıtıdır. Fransız Sainte-Beuve ve İtalyan Bene-detto Croce gibi eleştirmenler ise, tarihsel zeminin, ancak bireysel farklılıkların öne çıkmasına yarayan bir arka plan oluşturduğunu savundular.
20. yüzyıl. Edebiyat eleştirisi alanında 20. yüzyılda üç önemli gelişme oldu: Eleştiri yapıtlarının sayısı olağanüstü bir artış gösterdi ve eleştiri başlıbaşına bir edebi tür olarak görülmeye başladı; edebiyat eleştirisi üniversitelerde okutulan bir disiplin haline geldi; toplumbilim, antropoloji, dilbilim, psikoloji gibi disiplinlerden edebiyat eleştirisinde gittikçe daha geniş ölçüde yararlanılmaya başladı.
Bu yüzyılda, eleştiri alanında, birbiriyle yarışma halinde birkaç ana akım ortaya çıktı. Bunlardan biri Marksist eleştiriydi. Marksist eleştirinin en yetkin örnekleri Macar eleştirmen György Lukâcs'ın Die Theorie des Romans (1920; Roman Kuramı, 1985) adlı kitabıyla, Avrupa romanı ve estetik üzerine yapıtlarıdır. Lukâcs'ın izleyicilerinden Lucien Goldman'ın da adı bu bağlamda anılmalıdır. Bunun dışında bir yandan Ezra Pound, T. S. Eliot, T. E. Hulme gibi şair ve yazarların yapıtları, bir yandan da I. A. Richards ve William Emp-son gibi İngiliz eleştirmenlerin temellerini hazırladığı Yeni Eleştiri(
) akımı, çağdaş edebiyat eleştirisinin gelişiminde önemli bir rol oynadı. ABD'de John Crowe Ransom ve Cleanth Brooks'un öncüsü olduğu Yeni Eleştiri anlayışına bağlı eleştirmenler, yapıtı toplumsal koşullardan ve yazarın bireysel psikolojisinden bağımsız, kendine yeterli bir bütün olarak incelediler. Ransom'ın The World's Body (1938; Dünyanın Bedeni) ve Northrop Frye'ın The Anatomy of Criticism (1957; Eleştirinin Anatomisi) adlı yapıtlarında en yetkin ifadesini bulan çağdaş edebiyat eleştirisi, 1960'larda giderek yapısalcılığın ve psikanalizin etkisine girdi. Fransa'da Roland Barthes, Rene Girard, Gerard Genette, Jacques Derrida, ABD'de de Paul De Man ye Harold Bloom gibi eleştirmenlerin geliştirdiği anlayış, daha sistematik oluşu ve "yazar" kavramını eleştirinin gündeminden çıkarmasıyla dikkati çeker. Çoğu dilbilimden yararlanan bu eleştirmenlere göre, yapıtta anlam, yazarın niyetinin ürünü değil, dildeki ve kültürel ortamdaki anlam oluşturucu yapıların ürünüdür. Aynı dönemde 1920'lerin Rus biçimciliğinin de yeniden gündeme geldiği görülür. T. W. Adorno ve Walter Benjamin gibi eleştirmenler ise, edebiyatın toplumsal içeriğine önem veren Marksist eleştiri ile yapıtın biçimsel özellikleri üzerinde duran akımlar arasında, bu ikisini bütünleştiren, yapıtın gerçeğini ve toplumsal içeriğini biçimin içinde arayan bir yaklaşım geliştirmişlerdir. |
| Bağlantı |
2008-04-16 11:03:13 - düşün izi |
| Yazan: zeynep uslu |
Şiiri bir çevrim eyleminden başkaca, olduğu gibi bırakma edimi, yalınlığa bir kilit beraberinde bir anahtar işlevi taşıma boyutu kazandırıyor. Bundan kastın şiirin kendi iç gelişim, oluşum serüveninin çetinliğiyle birlikte, aynı şiire içkin zihinsel deney ve bilinç aksinin işlerlik katında algılanması demek düşün peşinde İzlek olarak genişletici bir alanda iz sürmek, düşün ve inançın bahsini gene şiiri için ideal fikir kertesinde özümlemiş bir şairin sethin dizeleri bütününe bakmada en doğru yol olduğunu kaçınılmaz kılıyor. Yapılan alıntıdaki seçenek konusu, esas olarak başlı başına bir sorun, şair içinse kendini bilme sorumluluğu. Düz ve anlaşılır… Bu samimiyeti düşünde bütün olarak yansıtması bir tarafa, İnancının bağlısı bir şairin konumlandığı düzlemin seçenek tanımayan ikrar telkininin, sorun tanımlamasını bir paradoks düzeyine yükselttiğini öncelikle ayırt etmek gerekiyor
|
| Bağlantı |
2008-04-16 10:48:24 - bakir olana özlem |
| Yazan: saki |
Bir şiiri tüm katmanlarıyla aradaki zaman-mekan-özne bağıntısını yoksayarak metni mutlak nesneleştirerek ikinci elden çözümleme girişiminin, doğrultucu, seçik, akla yatkın, yanlarının olduğunu düşünmek güç. İzleyebildiğimiz kadarıyla şiiri sahici,mutlak bir temelde ihdas ve ihsas etme yetkinliğini gözle görülür bir tarzda dışsallaştıran seth'in şiirinin kapsamında bu şiirini değerlendirme çabasını gösterirken de aynı sorunu hissedip hissettirmek kaçınalmaz olarak yüzeye çıkıyor.Filistin askısındaki düş dizesiyle açımlanıyor.Zira şiiri adlandıran düş ifadesi sekter bir vurgu olarak katı, durağan ancak iç devinimi hareket ettirici niteliğiyle trajiği belirleyen imleme ölçüsünde, derinlikli olma haliyle eşya arasındaki olumsuzlama yönelimli bir akışın görünür biçiminde şiirin başından sonuna devam eden anlam rabıtasının çatısı olma özelliğini de taşıyor. ‘düşün bir zaman kesiti olarak nesnel yaşam örgüsünün belirgin bir ilmeği, sethin içindeki ben durumununsa içerden yapısıyla kendi karekteristiğinde farklı bir kurgu bütünü olduğu iddia edilebilir.Ne ki insan yaradılış itibariyle de anokronik olmayan, zaman düzleminde bağımlılık taşıyan bir yapı.Eskiyen ve eskiten bir yapıyla etkileşim halinde.Şiirin ilk dizeler bütünündeki biz genellemesiyle sonlanma, bitme, tükenme gibi yoğun fanilik duygularına bu bağlamda göndermeler yapılıyor. Konunun öz ve biçimle bütünleşik, berrak bir anlatımı var.dize yapı ritimsel akışı engellemiyor.Kapalı anlam katları ve imajlar, hayata konu olan tek düzelikler bir görüntüyle karşılığını buluyor. "Ağır işçilik Her ne kadar dizeler arası geçişlilikteki sağlamlık beraberinde iç ve dış ses uyumluluğu, anlamın içerden ve yüzey olarak da rahat alımlanmasını sağlıyorsa da şiirin kendine mahsus öznellik ve ciddiyeti yukarıdaki çözümlemesi güç ifadelerde de yüzeye çıkıyor. Nesneyi zaman bağıyla hem kotaran hem de olaylarla birlikte onun tarafından kuşatılan zihnin bilinçli olma durumuyla gizil ve sükuna dönük bir boyut kazanıyor. düş gibi betimlemelerin hem bir arılığı hem bir tezadı ve bunlar arasındaki derinlikli bir bütünlüğü yansıttığı söylenebilir. Faniliğin varolmaya dönük ya da onun kapsamında bir avuntu olma boyutu taşıdığının göstergesi düş ifadesiyle dillendirilse de bu aynı ifadenin değilliği gülümseme yaşatan durumların unutulmasıyla bir çeşit sekirlik halinin devamlılığıyla geçerliliğini koruyor bakışlar yine seferi yine Aynı dizgesellik ikinci bölümde sorulan sorularla da süreklilik kesbediyor. Konuda ele alınan düş kavramı tecrübe edilen diğer zaman aralıklarına nisbetle elemin koyu olarak (hararetle) ele alındığı düş beklentileri tökezleten , çoçukluğa çağrışımlar yollayan bir unsur. Şiirin son bölümünde de bu farkında olma durumu, kanı olarak aynı kıvamla bütünleniyor. İnsan, kendini ait hissettiği mekânların dışında bulunduğu zamanlarda, özellikle kendi dünyasına ve bu dünyada vücud bulan değişim ve dönüşümlere daha içerden bir gözle yaklaşım imkânı buluyor. Hayatının seyrini ve varoluş dengelerini laboratuvar masasına yatırırken, daha gerçekçi ve içtenlikli kalabiliyor. insanın yaşı ilerledikçe sâf olana, bâkir olana daha bir özlem ve yakınlık duyuyor; bir zamanlar içinde taşıdığı o katışıksız hâli arıyor, ona katılmak istiyor.”*ŞİİR serüvenine katılıyorum senin seth ve arşivden başka diğer şiirlerinide okumak isterim beynine sağlık.
|
| Bağlantı |
2008-04-14 16:15:37 - başka şiir |
| Yazan: louse |
| Başka şiirlerinizde varmı nereden bulabilirim.Teşekkürler |
| Bağlantı |
2008-04-13 21:03:50 - nefis bir fotoğraf |
| Yazan: şermin kaya |
| şiir ve fotoğraf çok iyi bütünleşmiş.Kuzum bu kadar fotoğrafı nereden buluyorsunuz çok iyi ya |
| Bağlantı |
2008-04-13 20:55:17 - yalnız olmadığını görebilmek |
| Yazan: sezen |
| Atılmış bir taş gibi yalnızım. der dostyeviski.Sanatçı için yalnız olmak elbette özgün bir bakış açısı getirir.Burada ki yorumları okuduktan sonra yalnız olmadığımı anlyorum.İyi ki varsınız.teşekkürler |
| Bağlantı |
2008-04-12 12:29:51 - Görünenin altındakini sezebilmek |
| Yazan: sema şan |
| Sanat yapıtını sanat yapıtı kılan şey insani gereçle bu gereci bizim için anlaşılır kılan dışlaştırma yöntemlerinin uyumudur. Sanat yapıtında karşımıza çıkan nitelikler karmaşığı bu uyumun bir ürünü olarak vardır. Bir nitelikler kurma ve niteliklerde yansıtma girişimi olan yaratma ediminin de bir nitelikler girişimi olan yaratıyı kavrama ediminin az çok gizemli bir yanı vardır. Dünya’da var olabilecek en zengin insancıllıkla dolu olarak, kaygan ve ince yapısı içinde estetik biz gizler alanıdır. Yaratmada da izlemede de kılcallara ya da gizlere ulaşabilmek önemli olmalıdır. Görünenin altında sezilmeyi bekleyeni yakalamak önemlidir. Her zaman daha derinde bir şeyler olmalıdır. Bu yüzden sanatta her şey bir görme sorununa indirgenebilir. Sanat, yaratma düzeyinde de görmeyle ilgilidir. Görmek bir duygu düşünce bütününde bir gerçekliği tüm belirleyici özellikleriyle saptamak ya da paranteze almaktır, yani özel olarak görülmüş ve gösterilmiş ilişkilerin yansıdığı bütünlüklü bir yapıdır. Sanatın alanında göz olabilmek gerekir. Göz olabilmek yalnız resimde ve yontuda değil, tüm sanatlarda, müzikte ve şiirde de önemlidir. Müzik her şeyi renklendirir. Yalnızca görünür olan nesneleri bile. Anlaşılmaz bir güçle müzik gözü kulağa yerleştirir gibidir. Görmek sanatçı açısından da izleyici açısından da belli bir yetkinliği ya da yatkınlığı gerektirir. Yüz insandan bir insan düşünmeyi biliyorsa görmeyi bilen binde birdir. Bir yapıtı güzel kılan şey beklemediğimiz, hiç ummadığımız bir yerdedir. Yaşamın her hangi bir ayrıntısında ayrıntıların kurduğu bütünlüktedir. Bütünle parçaların giz dolu uyumlarındadır. Hatta bir takım uyumsuzluklarındadır. Sanatçının işi gizleri algılanabilir ve kavranabilir biçimler altında sunmaktır. Şair bu şiirinde anlamlı parçacıklardan müthiş bir uyumluluk çıkarabilmiş. Gizli ve duyusal alanın ruhun o enfes müziğini nefis bir bütünlülük içinde veriyor. |
| Bağlantı |
2008-04-11 16:19:48 - ruhun çığlıklarındaki müzik |
| Yazan: seyithan |
ben bu şiirde çığlık duyuyorum sadece destansı bir çığlık.
Bu destanı, bu aşk fetih, karanlık ve ölüm şiirlerini okuduğum zaman, bu uzak köklerle aramda yakın bir diyalog kurulduğunu hissediyorum. Bunlarda kaygılarımın kafamı kurcalayan soruların yanıtlarını buluyorum. Bu yapıtların ne denli çağcıl olduklarını kavrıyorum.. bana sınırlar zorlamaksızın içimde yankılanıyorlar. Köken hem buradadır, hem hiçbir yerdedir. Ama bir yerlerde olmaksızın hiçbir yerde olamazsınız. Köklenmiş bir ağacı simge olarak düşünelim işte bu şiir'in mısraları ufkun dört bir yanına yönelmiştir.insan her yere aittir ruhtur insan çünkü beden değil.şiir2deki müzik gerçekten kendinden ezgili bir şiir
|
| Bağlantı |
2008-04-11 16:04:41 - ilginç ve güzel bir tartışma platformu olmuş |
| Yazan: aysin |
| Son dönemde sanata bu kadar güzel dedirten eleştiriler bunlar.Bu dergi aamatör bir dergi ama reel dergilerinden çok daha iççerlikli.İlkeler ve kurallar görüşlerin belirleyeceği çerçevesinde edimleri belirleyen formüller olduğuna göre gerçeğe her yönelişimiz ilkeli ve kurallı bir yönelim olmalıdır.Bu tutarlulığı sağlayan şey bizim dünya görüşümüz olacaktır,dünya görüşümüzün sağlamlığı olacaktır.Bir dünya görüşümüz yoksa gerçek anlamda ilkelerimiz ve kurallarımızda olamaz.Sağlam bir dünya görüşü bizim ancak felsefenin ışığında sağlayabileceğimiz bir değerdir.Yaşamla ilgili sağlıklı görüşleri ortaya koyabilmemiz buna bağlıdır.Böylece felsefe her türlü düşüncenin ve eylemin temeline en sağlam doğrulayacı ya da belirleyici olarak yerleşir.Gerçek yaşam için en güvenilir temel iyi bir felsefe bakış açısıdır.Felsefe ruhun en iyi hekimidir.Bu temel her şeyden önce kuşkunun güvencesi altındadır.Kuşkunun filistin askısında(felsefede)sorgulanması gereklidir.Bu kuşku kaynağı gerçek anlamda bir ışık kaynağına dönüşür.Ancak güçlü bir felsefesi olan insanlar doğru görüş ve sanat üretebilirler.Bu nedenle burada ki üretenin iyi ve sağlamm bir felsefesi olduğunu görüyoruz evet düşü sorgulamak sanat için en gerekli şeydir.İyi bir felsefe ve iyi bir dünya açısı ve çok iyi bir şiir tebrikler |
| Bağlantı |
2008-04-09 10:00:13 - ellerine sağlık |
| Yazan: aysel kılıç |
| Bir tutarlılık olmadığı zaman yapıt ne ölçüde gerçekleşebilir olasoılıklardan yola çıkmış olursa olsun tam anlamında yetkinliğe kavuşamaz.Bir tutarlılık ilkeli ve kurallı olmak ve görüşlere dayanmak tutarlılığı her şeyden önce yaşamın bilgisiyle sağlanabilecek bir tutarlılıktır.Özellikle düşüncenin ve sanatın dünyayı değiştirici bir güç durumuna geldiği bir çağda gerçekliğe yöneliş tam anlamında bir bilgi sorununu ortaya koyar.Tanımadığı insanı bilmediği dünyayı değiştirmek girişimi örülmüş bir girişimdir ve insanı erkenden yarıyolda bırakır.Önemli olan gerçekliği taşımak ya da yansıtmak adına gerçekliğe ulaşmaktır.Evet gerçeklik yapıtın özündedir.Bu şiirdede sorgulanan düş yani öz yapıtın en derinliklerinde çığlık çığlığa durmaktadır.Tebrikler çok iyi |
| Bağlantı |
2008-04-09 09:28:34 - FİLİSTİN ASKISINDAKİ DÜŞ |
| Yazan: hasan nabi |
| Gerçekliğin ağırlığı düşle dengelenir.Her zaman düşler vardır.Bizi doğruya götürecek yolun çıkış noktasını oluşturan düşler,yalanlar içinde yaşamanın uyutucu koşullarını da oluştururlar.Düşler çok zaman gerçekler gibi yaşanılır.Düş ve düşlem olduklarımızdan çok olamadıklarımızı elde ettiklerimizden çok elde edemediklerimizi gösterir.Düş ve düşlem özellikle düşlem düşe göre düşlemde bilincin doğrudan doğruya katılımı daha çoktur.Yoksunluklarımız karşısında soluk almamızı sağlar.Düşler bizi doğrudan kendi ruhsal gerçekliğimize bağlarlar ve kişiliğimizin renkleri onlarda ortaya çıkar.Gerçekliğin yerine konulmuş düş ruhsal yaşam için yıkıcı bir etkendir ya da ruhsal sakatlığın belirtisidir.Bu nedenle düşleri filistin askısında sorgulamak gerekir.Her düşte gerçekler billurlaşır.Düş olmasa da düşü gördüren gerçektir.Düş yaratıcıdır.Geleceği olası kılan tek kaynaktır.İnsanoğlu YARININI DÜŞ'LERLE KURAR.dÜŞ KURMAK DENEY YAPMAKTIR.Şair deneyini yapıyır tatmin olmuyor ardından filistin askısına alıyor düşü.Çok güzel bir yaklaşım bilinçli bir tasarım haline dönüşüyor şair'in düşü.Keşke her sanatçı düşe bu şekilde yaklaşsa.Her halde yeryüzünde sanatçının ruhu sakat bir ruh haline bir metafora dönmez.Tebrikler farklı bir şiir ve farklı bir blog. |
| Bağlantı |
2008-04-06 18:38:10 - tırstım |
| Yazan: evren |
| yorum yapacağım ama bu yorumları okuyunca tırstım |
| Bağlantı |
2008-04-06 16:17:55 - İMGE |
| Yazan: halis kara |
yazınsal ürünlerde, özellikle de şiirde dile getirilmek isteneni daha canlı, daha etkili, duyumsanabilir, göz önüne getirilebilir bir biçimde anlatmak için, onunla başka şeyler arasında bağlantı kurularak zihinde canlandırılan yeni biçimler, imge olarak adlandırılır. imge, dış dünyadan alınan öğelerle oluşturulur. dış dünyanın, duyumsamaların ve izlenimlerin zihinde görüntüye dönüşmesi, resimsel bir değer kazanmasıdır.Bu iki yorumu görünce bir şeyin eksik olduğunu görebilmek gerekir.Şiir'de imge.Evet bu şiirin en güçlü yanı imge zenginliği.Ama soyut bir nesneden somut olana varabilen imge. Sözcük, tek başına, alımlayan her bireyde, kalıplaşmış, donuk, sabit bir yansıma bulur. Bu yüzden hiçbir sözcük tek başına, imgenin oluşturduğu çarpıcı çağrışım özelliğine sahip değildir. Sözcüğün çift anlam yüklenmesi amacıyla harflere bölünmesi ( b/aşka…gibi) yeni bir çağrışım oluşturmadığı için imgeyi oluşturamaz, ancak teknik bir oyun düzeyinde kalır. İmge, iki ya da daha çok sözcüğün, somut-soyut, soyut-somut, somut-somut, soyut-soyut, ya da bunların kombinasyonlarına dayalı bir ilintiyle, örnekseme (analoji) yapılmasıyla oluşturulur. İmgenin işlevi, anlamı etkin bir şekilde iletebilmek için çağrışım yoluyla çarpıcı bir duyumsatma olanağı sağlamasıdır.
şair'in burada yaptığı bir şey dikkat çekici.''kırılgan gölgelerin lekesinde sahipsiz mezarlar yaratarak gölge ve ruh ama bir o kadar da somut.Bu arada belirtmek gerekir ki içinde imge bulunmayan şiirler(!) için, bütün olarak bir imge oluşturdukları savını öne sürenler, imge oluşturmayı beceremeyenlerin ekmeğine yağ sürmekten öte bir şey yapmazlar. Söz açılmışken, dizenin tanımı üzerinde durmakta da yarar var. Dize, imge ya da imgelerin, şiirin metinsel bütünlüğü içerisinde, anlam ortak paydasında oluşturdukları ara toplamdır. Yani, imge ya da imgeler dizeyi, dizeler de şiiri oluşturur. Şiirde imge, nesnel gerçekliğin insan bilincinde, estetiksel olarak öznel yansımasıdır. Bu yansıtma, aynadaki gibi bire bir olmayıp, nesnel gerçekliğin şairin bilincinde alımlanıp dönüştürülerek dışsallaştırılmasıdır.
İmgeler'le kurulu bu şiir'in şairinin diğer şiirlerini merak etmemek elde değil.Evet şiir imgelerle vardır ancak.
|
| Bağlantı |
2008-04-06 14:52:47 - US AKINTILARI... |
| Yazan: arjen |
Şiiri zor bir sanat dalı olarak kabul etmeyenlerin ve şiiri ciddi bir iş olarak görmeyenlerin yazdıkları, uyuyan bir insanın sayıklamalarına benzer. Aslolan, yapılan iş ne olursa olsun, ortaya konulanın bilinçli olarak üretilmesidir. Şiirde önemli olan söylenen değil, söylenenin nasıl söylendiğidir. Yazmayı ve konuşmayı bilen herkes isterse şiir yazabilir ya da kendi çapında bir şeyler söyleyebilir; ama yazdıkları gerçekten şiir olur mu? Söylenilenin bir formu, bir derinliği ve etkileyiciliği yoksa ona şiir denmez. Çağımızda sanat adına çıkan dergilere baktığımız zaman, şiiri bir deşarj olma hali sayan insanlarla; aslında şiir yazmaya çalışan ama bilgi ve kültür eksikliğinden dolayı, şiiri düzyazıya yaklaştıran insanları dergi sayfalarında görmemiz, şiire gönül bağlayan insanların şiiri ne kadar anladığının göstergesidir. Şiirde aslolan sanattır; didaktik tarzda oluşturulacak şiirlerde bile bu kural değişmez.Bu dizeye vurulmamak elde değil us akıntıları harfleri tuvale aktarabilmek ancak usun akıntılarıyla olabilecek bir şeydir.Endişenin topallığı müthiş özgünlük ve görsellik.Yeni bir başlangıç görsel şiir.Şair bunu yaptığının fatkında sanırım görsel şiir kendini çok yoğun olarak hissettiriyor burada.
Şiirde anlatılanların bizi kendine çekmesi manadan daha çok ses güzelliği ile açıklanabilir. Kafiye sistemi, bu ses güzelliğini sağlayan öğelerden sadece biridir. Tatlı içinde şekerin önemi neyse, şiirde de ses güzelliğini sağlayan ses unsurları (Asonans,Aliterasyon, Redif, Mısra tekrarı...vs.) aynı öneme haizdir. Şairler, şiirlerinde kullanacakları formu kendileri belirler; ancak şiirde formu seçebilmek için, Türk şiirinde varolan tüm formları( Hece,Aruz, Serbest) en iyi şekilde tanımak lazımdır. Bunları bilmeden hangi formu kullanacağımızı ayırt edemeyiz;o zamanda, günümüzdeki müteşâirlerin yaptığı gibi, en kolay sanılan ama en zor şekil olan serbest tarzı benimseriz. Serbest şiirin zorluğu kafiye ve ritim oluşturacak bilindik öğelerden yoksun olmasıdır; fakat bu bir handikap değildir. Serbest şiir yazan şairler bahsettiğim ses unsurlarını ve hece ile aruzda bulunan bazı özellikleri şiirleri içine başarı ile koyamazlarsa, yazdıkları şiirlerin düzyazıya yaklaşması söz konusudur. Serbest şiirin en sevilen şairi olan O. Veli`nin, hece ve aruzu çok iyi bildiği, hatta bu şekillerin bazı özelliklerini şiirleri içine gizlediği müteşâirler tarafından bilinmese de gerçek şairler tarafından bilinir. Serbest tarzda, gereğinden uzun şekilde kurulan şiirlerin düzyazıya yaklaştığı bir vakıadır. O. Veli`nin yazdığı şiirlerin çoğunun kısa oluşu ise dikkate şayandır.
çok teşekkürler bu güzel şiir için
|
| Bağlantı |
2008-04-04 09:06:13 - DÜŞÜN ANATOMİSİ... |
| Yazan: ışığın dili |
| Bir sanat eseri,bir hayal ürünü olduğu unutulup varlığı çıplak bir gerçeklik olarak algılandığında en yüksek basamağına ulaşır.Seth'in şiirlerinde anlattığı o kadar gerçektir ki şiirin kurmaca olduklarını,figürlerinin gerçek olmadığını düşünmeye cesaret edemez insan.Seth'i okurken sanki bedenin açık bir penceresinden dışarda ki gerçek dünya'ya bakıyormuşuz gibi hissederiz.Şiir'inde öfkenin,harekete geçen cinsel hazzın,o ışıl ışıl parlayan hayallerin,o cesur ve çoğu kez mantık dışı düşüncelerin gizem dolu güçleri,yaratıcı şairin temel unsurları bir anda birden girer pencereden içeri.Bu nedenle şiiri gerçekleştirilen binlerce gözlemin içinden seçilmiş,biraz rengi olan,yanyana dizilmiş,sayısız taşlardan oluşan sanat ve emek şaheseri bir mozaik olduğunu kanıtlar.Zahmetsizmiş gibi görünen açık ve net hatların arkasında hayalleri olmayan birinin,bir tuvalin üzerine önce dikkatle astar boya çeken,yüzeyi belirleyen,şiir'ine ışık ve gölge oyunlarıyla yaşamın ışığının etkisini düşürmeden önce her rengi(imgeyi)düşünerek seçen alman ressamları gibi ağır ağır ve nesnel çalışan bir sabır ustasının ince ince işlenmiş el emeği görülür.Bu nedenle seth'in şiiri evrensellik kazanır.Yeryüzünde bu şiir'e kapalı kalan hiç bir alan yoktur,duyguları emzik çocuğunun pembe bedeninden,kaderine terk edilmiş bir yarış atının seyrelmiş tüylerine,bir köylü kadınınbasma entarisinden,en yüksek rütbeli bir generalin üniformasına kadar here yere girebilir,hiç yabancılık çekmediği her bedenin ve her ruhun en gizli,en derin katına kadar inanılmaz bir güvenle sokulabilir ve aynı şekilde algılayabilir.Seth en ince duygularını,aksine sadece bir merkezden fışkıran ışınlara benzeyen duyguların birbirleriyle çalışmasıyla ulaşır istediğine.Bu duyular tıpkı arılar gibi ona her defasında yeni renkte bir toz getirmek için sürekli etrafa yayılırlar ve seth'te bunları tutkulu bir nesnellik içinde karıştırıp sanat eserini biçimleyecek altın renkli sıvı haline getirir.Seth şiirlerin insanın derinliklerinin en kuytu köşesine kadar kedi gibi sokulabilen,aşırı hassas ve neredeyse bir hayvan gibi her kokuyu alabilen duyuların bu dünyada yer alan her şey sana duyusal özü olan o eşsisz materyali getirir ve sen kanatları olmayan şair bunu gizim dolu kimyanla aynı şekilde ağır ağır ruhuna karıştırıyorsun.Tıpkı bitki ve çiçeklerin uçucu kokusunu sabırla süzen bir kimyacı gibi...Sabırsızlıkla şiirlerinin kitap haline gelmesini bekliyorum... |
| Bağlantı |
|
Hakkımda
Kategoriler
Arkadaşlarım
burcuyalkin
|