29/4/2008 - 3/5/2008 - BİLİNÇ IŞIĞI YIL:2 SAYI:13 SAVAŞ EZGİ ülkü göksu (se
1.YILIMIZ KUTLU OLSUN.
Dergide emeği geçen herkese ve yorumlara teşekkürler...ÜLKÜ GÖKSU(Seth) ve HATİCE ALGIN iyiki varsınız.Teşekkürler...

ÜLKÜ GÖKSU (SETH)
Yalnızlık..
Dünyanın en zengin ama bir o kadar da sessiz senfonisi..Notaları düğüm düğüm ruhların çığlıklarından örülü..Öyle bir ruh hali ki bu tüm zamanlarda algının tamamen dışında.. Zaman gelir kendinizin aksini göremediğiniz aynalarla sohbete döner durum;zaman zaman ise duvarlarla konuşurken aniden size cevap vermelerine …
Fark ettirmeden usul usul dima ğa sızan sinsi bir korku ve bu korkunun kesif kan kokusu yalnızlık, tüm arınmalarda bile asla sinmişliği yok olmayan.. Gecenin bir yarısında sımsıkı sarılıp kokusuyla avunduğumuz döşsüz geleceğin bir yankısı .. Leğen kemiğimizden kendimizin yarattığı eşimiz, yatağımıza arsızca giren, düşlerimize tecavüz eden, beklentinin gebeliğinden acımasızca yeni baştan doğan bizi asla yalnız bırakmayan yalnızlık..
.:
Kaçışların varış noktası ..Konuşacak tek söz kalmadığında, kısırdöngünün tam merkezinde kaldığımızda ;kendimizi hapsettiğimiz kapısız ve penceresiz bir oda.. gidişlerin ardında inzivanın azıksız sofralarından tok kalktığımız,uzaklara akıtılan tüm gözyaşlarında aranan kendimizin son görüntüsü ..Tenimizden sızan ter, boş bakışların odak noktasındaki kaos..Hep yalnızlık..
Yalnızlık doğuştan bize asılan yafta aslında .Derler ya büyükler beni anam yalnız doğurdu diye..Ve yalnızlık sonun da bekçisi..Yalnız ölüyoruz, yalnız gömülüyoruz..Çevremizi kuşatan tümler içinde bile yalnızız ..Yalnız karar veriyor, yalnız düşünüyoruz. Tüm bu zamanların dışında varolana oldukça dokunuyor yalnızlık..Hatta yalnızlık Yaradan a mahsus bile diyoruz..
Tüm bu laf kalabalığındaki sonuç yalnız geldik ,yalnız gidiyoruz ..Tüm sızlanmalarımıza rağmen sanırım yalnızlığımız seviyoruz..

*******Zaman Taşı
Kavrayışın berduşluğunda Zihnin atlama taşı; Yıldızı boğan ışıktı, Şafağın kıvılcımı kozasızlığı Buram buram korktu zaman…
Dinginliğinde sabit sığınakların Karşıt uyuşuk çerçevelerinde Asabi başıboş kıtalar için İstiflenmiş katmanlar dibe çöktü Pare pare sustu zaman…
Oyunun son sahnesinde Güneş yaldızlı taç yaprağıyken dimağda Floransalı aşık misali kararlı Ama son anda, Damla damla ağladı zaman..
Gözyaşının tadı damağında Huysuzca titreşen rutubet kokulu algılarla Kelimeler gırtlağın mezarında Yolunu şaşmış pusulanın yongasıyla Iğıl ığıl kanadı zaman…
Yalın ıssızlığında bedenin Kalleşçe uzandı gölgesine kefenin Eşiğinde etenesiz fikirlerin Yok oldu, Usul usul durdu zaman
seth.ra@mynet.com
DERGİ İLETİŞİM:bilincisigi@mynet.com
|
|
Yorum yaz!
|
2008-05-23 11:46:34 - yalnızlık |
| Yazan: lacimor |
usumuz o kadar derin ki...kayboluyoruz içinde yada kaybolmak istiyoruz... saklanmaya çalıştıkça yine kendimize yakalanıyoruz...kaçış noktası aslında kendi celledımız oluyor...yüzleşmenin onulmaz anında...
çok güzel bir yazı Sevgili Ülkü, yalnızlığa iten fotoğrafların biriktiği usumuza ne kadar gerçeğiz, sorusunu sordum kendime...
emeğine sağlık, kapılar açan yazılar daima kazanımdır...
sevgiler arkadaşım...daha nicelere merhaba demek dileğimle... |
| Bağlantı |
2008-05-16 08:59:34 - umut hep olacak |
| Yazan: veysi kırak |
| umut hep vardı hep var polacakta.Yalnızlık bir tehdit gibi başımıza dayanan bir namlu olsada umut hep olacak özellikle şiirde.Teşekkür ederim |
| Bağlantı |
2008-05-16 08:55:39 - şiiri seviyorum insanları seviyorum |
| Yazan: ferda |
| senin şiirlerini çok seviyorum ülkü abi |
| Bağlantı |
2008-05-14 11:26:32 - ruhların çığlıklarından örülü |
| Yazan: dr.suat |
| Gündelik yaşam etkinliği gibi daha doğrusu tüm yaşam etkinlikleri gibi yaratıcı etkinlikte ussallıkla birlikte bilinçdışının belirleyiciliğinde oluşur.İnsanlar en ussal eylemlerde bile bilinçdışının ne kadar etkin olabileceğini düşünmeden yaşarlar ve her zaman uysallıkla eylemde bulunduklarını rahatça söyleyebiliriz.Gerçekte bilinçdışılı her zaman etkendir.Ülkü öyle dizeler bulmuş ki sarsılmamak elde değil.Ruhların çığlıklarından örülü bir bilinçdışlılık düşelerimize tecavüz edilir.İşte bilinçdışılığı bir şairde yakalamak çok güzel.Tebrik ederim |
| Bağlantı |
2008-05-13 09:27:28 - BEĞENİ YARGISI |
| Yazan: ferhan tutkun |
| Beğeni yargısı belirleyici yargıdan ayrıdır o bir bilgi nesnesini ortaya koymak yerine yalnızca her hangi bir veriyi değerlendirmek yolunda bize zorunlu kuralı sağlar.Demek ki gene de beğeni yargısı bir kavram üzerine temellenmektedir.Onda her şeye karşın bir kavrama ulaşmaktayızdır.Ancak bu kavram belirsiz bir kavramdır algıların duyular üstü dayanağının kavramıdır.Buna göre beğeni yargısı ilkelerle belirlenebilir bir şey değildir.Bu şiirei okuduğumda ve yorumları değerlendirdiğimde şiiri belli kurallar içinde tutmayı yadırgadım.Bu şiir farklı bir şiir kuralsız bir şiir yaban bu nedenle önemsiyorum ülküyü.Çok iyi bir yolda |
| Bağlantı |
2008-05-12 10:27:40 - paylaşmak |
| Yazan: serkan balcı |
Dizelerin birbirleriyle bağlantıları çok iyi sanırım şair iyi bir dünya görüşüne sahip ve iyi bir paylaşımcı
tüm bunları iç gözleme çarptığı anda imgelerin tehlikeli derinliklerine dalmadan tıpkı
hayatın olduğu yalınlıkta veriyor şair. Kendisiyle konuşurken bizimle de paylaşıyor olma etkisi de
buradan kaynaklanıyor. iyi şairleri görmek çok güzel
|
| Bağlantı |
2008-05-12 10:19:47 - eleştiriye açık olmak |
| Yazan: a.e.çoban |
Özellikle şiir yazmaya yeni başlayanların ağızlarında bir söz var: Ben şiirim eleştirilsin istemem, zaten şiirin eleştirilebileceğini de düşünmüyorum."
Her şeyi bir kenara koyup o kişinin belki yaşından, belki kişisel eksikliklerinden, belki gördüğü, okuduğu eleştirilerin niteliksizliğinden kaynaklı olarak şiirinin eleştirilmesini istememesini saygıyla karşıladık diyelim. Ama bu anlayışın hemen ardından gelen Şiirin eleştirilebileceğini düşünmüyorum... mantığını ve bu mantıktan hareketle şiir eleştirisine karşı gösterilen tavrı herhangi bir yere yerleştirmek, şiir eleştirisinin somut yararları düşünüldüğünde pek kolay olmuyor.
50li 60lı yıllara, yani Türk şiirinin en çeşitli ve en nitelikli ürünlerini verdiği döneme baktığımızda 3 şeye rastlıyoruz. Birincisi şiir çevirilerinin yapılıyor olması, ikincisi o zamanlardaki edebiyat dergilerinde ve bu dergilerin tartışma ortamlarında Memet Fuat, Asım Bezirci, Muzaffer Erdost, Şükran Kurdakul gibi eleştirmenlerin etkin olarak şiir eleştirisiyle uğraşması, üçüncüsüyse şairlerin kendilerine şiir eleştirmek diye de bir görev biçmiş olması. Sonuç: Özdemir Asaf, Edip Cansever, Cemal Süreya, Ahmet Arif, Can Yücel, Turgut Uyar gibi sayısı 40ı 50yi bulan şairler...
Bu şairlerin hemen hepsi, kendi seslerini bulmada, şiirlerini bir adım öteye taşımada, şiirlerini çocukları gibi görmeyi bırakıp bir sanat ürünü olarak görmede, gerek eleştirmenlerden gelen, gerek birbirlerine yönelttikleri eleştirilerden yararlandılar. O zamanki Papirüs, Yeni Dergi gibi dergileri birer Yazın Okulu olarak adlettiler, kendi şiirleriyle uğraştıkları kadar diğer şairlerin şiirleriyle de uğraşmayı toplumsal bir görev olarak benimsediler. Şiirin içinde bulunduğu durumu nedenleri ve olası sonuçlarıyla sorgulamaktan, yeri geldiğinde birbirlerine acımasız eleştiriler yöneltmekten, birbirlerini yandaş ya da rakip olarak görmeden ;Şu iyidir şu kötüdür!... demekten ve eleştiriler sayesinde büyük şair olduklarını itiraf etmekten korkmadılar.
Gelin görün ki 80lerin başından bu yana yaşadığımız toplumsal yıkım, bunalım ve yozlaşımımızın bir sonucu olarak edebiyat hayatın dışına itildi ve sorunlarını düşünmek ağırlıklı olarak akademisyenlere bırakıldı. Akademisyenler de adına Bilimsel Eleştiri dedikleri, değerlendirmek ve yol göstermekten çok, çözümleme ve incelemeye dayalı ürünler verdi. “Bilimsel Eleştirinin gerekliliği, yararları bu tartışmanın konusu değil. Adı bir kere şaire çıkmış olanlar da, şair sıfatlarını yitirme korkularından mıdır, kolaya kaçtıklarından mıdır bilinmez, şiirlerinin konuşulmasından değil de şairliklerinin, o da genellikle tanıdıkları ve güvendikleri şair ve eleştirmenlerce konuşulmasından yana oldular. Sonuç: Can çekişen ve hastalığına doğru düzgün bir tanı konulamamış Türk Şiiri. Peki bu tanıyı kim koyacak? Her biri kendini dünyanın en büyük şairi olarak gören şiir yazanlarımız mı? Yoksa kendilerine iyiyle kötüyü ayırmak ve bu anlamda bilgilendirmede bulunmak gibi bir görev biçmemiş olan akademisyenler mi? (Bu noktada, iyi ve kötünün göreceliliği masalı aklına gelenlere de sorum şudur: Şu an şiirin içinde bulunduğu duruma iyi diyebilecek olan var mı?)
Şiire yeni başlamış olup da şiirin eleştirilemeyeceği iddiasında olanlar lütfen Türk Yazınını şöyle bir incelesinler. Orada büyük şairlerin, kendi şiirlerini bulmalarında eleştirilerin katkılarından dolayı duydukları ve dile getirdikleri şükranı görecekler. Belki bu sayede Neden büyük şair yetişmiyor? sorusunun yanıtını ve şiirlerini birilerinin görüşlerine sunma cesaretini bulurlar. Eğer birkaç kötü eleştiri sonrası şiire küseceklerinden korkanlar varsa da zaten şiir yazmasın. Kimsenin işini iyi yapmak adına çaba göstermediği ülkemizde, kendine şiirini geliştirmeyi bir görev olarak koymamış şairler olmasa da olur, hatta olmasa daha iyi olur.
|
| Bağlantı |
2008-05-03 16:51:23 - ritm |
| Yazan: neri |
Konuşma dilinin malzeme olarak kullanıldığı şiir, şarkı, opera gibi sanatlar fonetik sanatlardır. Bu sanatlar, yazın sanatı değildir, seslendirilmek/dillendirilmek üzere yazılırlar. Bu nedenle konuşma dilindeki ritim fonetik sanatların ortak özelliğidir.
Konuşma dilindeki ritmin açığa çıkarılma işlemine müzikte tartımlama denir. Tartımlama, hecelerin uzunluk/kısalıklarını ölçme işidir. Ölçü birimi vuruştur, yazım için nota adı verilen semboller kullanılır. Örneğin, tartma veya ölçme eyleminin sonucu, söz konusu ağırlıksa kilo olarak, kumaş ise metre olarak yazıldığı gibi, sözcüğün /hecenin/cümlenin uzunluğu vuruş olarak yazılır. Her notanın uzunluk süresi/değeri sayısal olarak gösterilebilir, yani sayı diliyle ifade edilebilir. Aynı tartım cümlesi, el çırparak veya ritim çalgısı kullanarak müzik diliyle ifade edilebilir.
Tartımlama eylemi, dildeki ritmi kağıt üzerine aktarma ve orada matematiksel hesaplar yapma işidir. Bu işlem sonucu ortaya çıkan ritim kalıbına, ele alınan sözcüğün veya cümlenin tartımı denir.
Ritim, evrenin değişmez tek kuralıdır. Eğer evrende her şey ritmik hareket içerisinde olmazsa üzerinde hesap yapılamaz, bilim olmazdı. Bilimsel düşünme de bu ritmik düzen üzerinde varsayımlar yapmayı gerektirir. Örneğin, dünyanın kendi etrafında dönüş hareketi bir gün 20 saat, ertesi gün 30 saat, ertesi gün 25 saat gibi belirsizlik gösterseydi bunu algılamak, üzerinde matematik yapmak olanaksızdı.
Evrenin devamı onu oluşturan her birimin/kümenin kendi hareketinin ritmik tekrarına bağlıdır. Ritmin durduğu yerde o ritme bağlı tüm yaşam biter. Ritmin devamlılığı dengeyi sağlar. Sayıları ve çarpım tablosunu ritmik okumayınca matematiği, uygun adım yürümeyince yürümeyi öğrenemediğimiz gibi.
Evrenin ritmik yapısı insan bedeni için de belirleyicidir. Kalp atışlarımız bedenimizin ana ritmini/temel vuruşlarını oluşturur. Ana ritim bozulursa yaşam tehlikeye girer, o durursa yaşam durur.
Şu bilimsel saptamalara bakalım:
1.İnsan beyni ritmik olmayan şeyleri algılayamama özelliğindedir.
2.Beyinde müzik merkezi ile konuşma merkezi aynı yerdedir.
3.Ritim bir sayı dilidir.
Buradan yola çıkarak, müzik eğitimi, ki müzikte temel eğitim ritim eğitimidir, müziğin yanısıra pek çok alana daha hizmet eder diyebiliriz.
Tüm evren ve onun bir kopyası olan bedenimiz kendi içinde ritmik uyumlu alt birimlerin (alt kümelerin) birleşmesinden oluşur. Buna holistik yapı deniyor. Konuşma dilindeki ritim bu oluşumun dışında değildir.
Ritmik mükemmellik insanı büyüleyen bir estetiktir. Ritimle estetiğin böylesine yakın ilişkisi vardır. Örneğin, bir mimari eserde bizi büyüleyen şey, yapının muhteşemliği, onun mühendislik hesaplarındaki, kolon- sütun vb. ritmik dizilişlerinin ve bu ritimlerden oluşan dengenin bizde yarattığı hayranlıktır. Mühendislikte Altın Oran (Proportion d'or) olarak tanımlanan bu estetik mükemmelliğin şiirdeki karşılığı Estetik Doyum'dur.
Konuşma dilinin estetik boyutta olması hecelerin uzunluğunu doğru vererek dillendirilmesiyle, yani ritmine uygun seslendirilmesiyle olasıdır. Bu ritmik okuyuşu fonetik sanatlarda görmek isteriz.
Çağdaş şiirde ritmi en mükemmel kullanma örneğini Nazım Hikmet vermiştir. "O Duvar" adlı şiirinin ritmi açığa çıkarıldığında, dört vuruşlu ölçüler ve üç vuruşlu ölçüler olağanüstü bir diziliş gösterir. Gizli uyakların ritim kalıplarının tekrarı olduğu açıkça görülür. Şiirde asla bozuk ölçü, yani vuruş sayısı hatalı olan satır yoktur. (Bkz.M.Morgül, Müzik Nasıl Öğretilir, Yurtrenkleri Yay. Ankara, 2001, sh.185)
Neruda gibi bir dünya şairi Nazım'ı bu alanda bir numara olarak kabul etmektedir. Türkçe'nin mükemmel matematik yapısına sahip olduğunu savunan dahi matematikçi Oktay Sinanoğlu'nun bakışıyla Nazım'ın şiirlerini ele alıp incelediğimizde Nazım'ın elinde şiire hazır bir malzeme olduğunu görmek olasıdır. Dünya şairi yetiştiren bir dilin mükemmelliği üzerine somut şeyler ortaya koyabilmek için onun ritim gibi evrensel kurallara uygunluğunu açıklayabilmek gerekir.
Müzikte vuruş sayıları birbirine eşit bölümlere ölçü denir. Matematikte bunun karşılığı kümedir. Kümedeki eleman müzikte vuruştur. Her bir vuruşa düşen nota değerleri toplanarak hesaplanır. Bir ölçüde kaç tane nota bulunduğu değil notaların toplam değeri hesaplanır. Nazım'ın şiirlerinde müzik vardır denir de bunun ne demek olduğu bilinmez. Onun şiirinde, müziğin matematiği demek olan ritimleri hasaplamak olanaklıdır; hecelerin sayısı değil, hecelerin uzunlukları dikkate alınır. Estetik olarak bize mükemmel gelen bir şiirde şarkıya benzer ölçülemeler vardır. Hecelerin/sözcüklerin dillendirilme süresi, yani okunma süresi müzikteki ölçülere denk düşmektedir. Müzikte süreyi ölçme birimi vuruştur. Bir satırda dört vuruşlu bir seslendirme süresi kullanılmışsa diğer satırda süre yine dört vuruş olacaktır. İki ölçüden biri ikibuçuk vuruş, diğeri üççeyrek vuruş olamaz.. Böyle hesap yoktur. Bunu insan beyni algılayamaz. Şiirin akılda kalıcı olması da yine bu matematiksel denklikle bağlantılıdır.
Düzenli vuruşlarını hissettiğimiz bir şarkıda, her bir vuruşa denk gelen ritmik hesaplar bestecinin yaratıcılığına kalmıştır; hangi nota değerlerini, şiir için söyleyecek olursak, hangi uzunlukta/kısalıkta heceleri kullanacağına şair kendisi karar verir. Hecelerin uyaklı olması estetik kazanım olacaktır. Ama asıl estetiği tamamlayan şey iç ritimdir; her bir ölçünün ve vuruşun içerisine yerleştirdiği ritmik okuyuş benzerliği olan sözcüklerdir. Buna gizli uyak deniyor. Mimaride sütunların arasındaki süslemeler gibi. Sütunlar ana ritme/vuruşlara karşılık gelirken, sütunlar arasındaki süslemeler iç ritme karşılık gelmektedir.
Dilimizin zengin bir uyak dağarcığına sahip olduğunu biliyoruz. Bu durum önemli bir estetik kazanımdır. Ancak, bu uyakları halk şirinden farklı biçimde kullanarak ondan yeni sanat ürünleri yaratmak isteyenler dildeki ritmi sezmek ve bilerek kullanmak durumundadır. Dilimize dışarıdan giren sözcükler, onun matematiğini, ritmini, akışını bozduğu, onunla sanat yapmayı, estetik doyuma ulaşmayı engellediği için fonetik sanatların malzemesi olamazlar.
Estetik doyum insanoğlunun psikolojik bir gereksinimidir. Bir şeyi insana yakışır bulmak gibi. Yani insanoğlu yücelme duygusu yaşamak ister. Ritim insanoğluna bu duyguyu tattırır. Ritmini hissettiğimiz şeyle birlikte evrenin bir parçası olduğumuzu duyumsarız. Bu da insana güven verir. Ritmin psikolojik etkilerini de içine katarsak, şiirde neden estetik doyum, başka bir deyişle ritmik mükemmellik aradığımız daha iyi anlaşılacaktır.
Şiir dostları ve şairlerimiz, postmodernizmin şiirde estetiği nasıl yıktığının ipuçlarını da yazımın içerisinde kendiliğinden bulacaklardır. düzyazıda bile ritm var.Şair sanırım ritmi bir yaşam biçimi haline getirmiş.bu çok güzel enfes bir karşı çıkış.Tebrik ederim.
|
| Bağlantı |
2008-05-03 16:49:20 - sanat değiştirendir |
| Yazan: xcanx |
Sanat toplumun dışında değildir ama yeri toplumun önüdür. Toplumdaki değer yargılarının yeni dünya düzeni ile birlikte değişmesi, sanatta da beğenileri değiştirmiştir. Değişimin geriye doğru olduğu su götürmez. Oysa sanatın ve sanatçının toplumun beğenilerini, estetik düzeyini yukarı çekmek diye bir görevi vardır.
Özellikle insanı yüceltme ve erdem sahibi yapma işlevi olan sanatçıların, insanı dışlayan, insanı aşağılayan küresel kirlenme karşısında duruşlarını koruyabilmeleri önemlidir. İnsanın kirletilmesi, sanatın ve sanatçının kirletilmesinden ayrı düşünülemez. Sanatçı, küreselleşmenin bir avuç azınlığa sunduğu nimetlerden yararlanmak uğruna, günlük popülist hesaplarla postmodern ürünler verirse ürünleri geleceğe kalmayacak, çöpe gidecektir.
Yaşadığımız süreçte etik değerlerin çiğnendiğini, sanatın dünya tekellerinin hizmetine geçtiğini görüyoruz. Yakın zamana kadar radyoda, televizyonda, oyun içerisinde kullanılan bir ürünün adı reklam olmasın diye gösterilmez, benzer bir ürünü satan diğer üreticiye haksızlık olmasın diye adı gizlenirdi. Bu yerleşmiş bir kuraldı. Herkesin eşit olduğu bir üretim anlayışı etik değer olarak topluma yerleşmişti.Ama tv dizileri ile başlayan kirlilik yaşamın her alanına sinmiş halde.Bu şiir ve düzyazıda küreselleşmenin getirdiği o yalnızlığa akıl ile karşı çıkış görülüyor.Sanat değiştirendir.Bu şiirde değiştiriyor umut veriyor en azından evet yalnız değiliz |
| Bağlantı |
2008-05-03 16:42:20 - gitmek istiyordum |
| Yazan: alinda |
| 1 mayısı yaşadıktan sonra.Artık bu ülkede yaşanmaz demiştim.Gitmek duygusu her şeyden baskın geliyordu.Bu ülke de aydınlar suskunlaşmıştı.Gitmek ama nereye yalnızlığa sanırım.Şiirlere sığınmak anlam yüklemek yaşama 2 aydır bu dergiye geiyorum sanırım burada huzur buluyorum.Resimler şiirler öyküler bana dost oldu teşekkür ederim |
| Bağlantı |
2008-05-03 16:39:57 - mutluyum |
| Yazan: selin |
| Bu şiiri okuduktan sonra yalnız olmadığımı biliyorum artık |
| Bağlantı |
2008-05-03 16:30:00 - yeni sözcükler ve yabancılaşma |
| Yazan: gürkan kara |
Felsefenin nerede bitip anti felsefenin nerede başladığını merak ediyor olabilirsiniz. Felsefenin bir dil eleştirisi ile (dildeki görüngünün en açık tezahürünün eleştirisi ile) bittiğini ve bu gelişmenin, öze yani, fiziğe karşı metafiziğe, doğaya karşı doğaüstüne dair yeni keşfedilen bir merak saikiyle görüngüye karşı bir ayaklanmayla birlikte başlayan anti felsefe ile bir arada var olduğunu farz etsek dahi, kesinlikle aynı yerde ve zamanda değildir.
Söz konusu ayaklanma, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında, bir dil eleştirisi yazmayı henüz hiç kimse düşünmemişken Schopenhauer ile başladı. Bu başkaldırı, büyük oranda, ahlak felsefesinin, hümanistik kavramlarla anlamlandırılan görüngünün, Kantçı eleştirisine karşıydı. Bunu, burjuva felsefesine karşı bir küçük burjuva tepkisi olarak tanımlayabiliriz ki, bu felsefe Kantta da metafiziksel bir yöne doğru kaymakta idi. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz; yeni baş gösteren transandantal bir çağda, burjuva felsefesi metafiziksel eğilimlere tam anlamıyla bağışıklık kazanmamışken, ağırlıklı olarak metafiziksel bir felsefe, yani anti felsefe, küçük burjuva bir müdafi beklemek zorundaydı. İşte bu müdafi Schopenhauerdı ve o da (geleneksel izafi tarzlar da dahil) burjuva teknik usullerine bağlı olmasına rağmen tamamen olmasa da belli bir oranda baskın olarak- hakikate duyduğu ilgi, öze olan düşkünlüğü oranında metafizik bir çerçeve içinde eserler kaleme aldı.
Şimdi, girişte sorduğumuz soruya adamakıllı bir cevap vermek için diyebiliriz ki; anti felsefe, küçük burjuvazinin metafizik spekülasyondaki özün, en kapalı tezahürüne duyduğu merakla orantılı olarak başlarken; felsefe, küçük burjuvazinin dildeki görüngünün en açık tezahürüne duyduğu merakla orantılı olarak vadesini doldurur.
Bu kadar felsefe yeter! Şimdi bu yazının kalbine inebilmek için, kendimize, şiirin nerede bitip anti şiirin nerede başladığını soralım. Kanımca bu soruyu, girişteki soruya verdiğimiz cevapla benzer bir biçimde, bu iki tür, pratikte sıklıkla birbiriyle örtüşse de, anti şiirsel olan, gerçeği arama ve açıklama aracı olarak metafiziğe duyulan ağırlıklı ilgiyle başlarken, şiirsel olan yapay güzelliğe düzülen övgülerle nihayete erer; şeklinde cevaplandırabiliriz. Bu nedenle, tıpkı felsefe ve anti felsefede olduğu gibi, şiir ve anti şiirin de küçük burjuvazinin ilgi düzeyiyle orantılı olarak bitip başladığını söylemek için iyi bir nedenimiz var; birincisi görüngüye, en eğreti koşullar altında, tıpkı kentsel/endüstriyel çevre gibi, zirve düzeyinde bir ilgiyi gerektirirken, diğeri için metafiziksel spekülasyonun entelektüel izahı gibi asgari tinsel koşullar altında, öze gösterilen başlangıç düzeyinde bir ilgi yeterlidir.
Batı medeniyeti bize bir kez daha, Baudelaire ve Swinburne ile, bir şiirsel geleneğin sonuna ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarına dayandırabileceğimiz bir anti şiirsel başkaldırının başlangıcına dair oldukça açık iki örnek sunuyor. Görüngüye duyulan ilginin her zaman güzelliğe veya eğretiye dair olmaması gibi, hakikate duyulan merak da her zaman metafiziksel spekülasyonla sonuçlanmaz; ancak bu merak, daha radikal örneklerinde olduğu gibi (Rimbaud ve Mallarmé), öze giden yolda rehberlik edebilir ve böylelikle, gramer kuralları içinde kalarak ve öze ulaşmak adına oluşturulanlar da dahil, tüm görüngülerle baş etmek için yol gösterebilir.
Şayet küçük burjuva şiirini, evrimsel gelişiminin daha erken ve daha ileri safhalarına tekabül edecek şekilde daha alt ve daha üst türlere ayırabilecek olursak, bu durumda metafiziksel şiirin eskiye, deneysel soyut veya soyutumsu şiirin ise yeniye tekabül ettiğini buluruz. Bu yüzden anti şiirin evrimi, küçük burjuva uygarlığının göreli kriterine –diğerleri, tinsel olandan daha az entelektüeldir- uygun olarak küçük burjuva tabirince, sahte-görüngüden öz-benzerine doğrudur. Ancak sözü edilen kriter, aşkın bir uygarlığın serbest elektron yapısına uygun düşecek tam anlamıyla soyut bir şiirin (üstün şiir?) kuruluşuna ve gelişimine destek olma garantisi vermez. Küçük burjuva şiiri, içinde her zaman, belirli bir düzeyde entelektüel görelilik barındırır; bu görelilik; faydacıl başvuruya ve geleneksel tanımsal/analitik kullanıma meydan okurken örneğin, sıfatlarla isimler, zarflarla sıfatlar, fiillerle zamirler, zarflarla fiiller vb. arasındaki alışılagelmiş bağlara müdahale ederek gramer kurallarına kafa tutmak adına neredeyse hiçbir girişimde bulunmayan, dahası belirli bir sürrealistik görelilik düzeyinde anlamlı ile anlamsız arasında bir uzlaşmaya razı gelen sürrealizm formunu aldığında da durum değişmez. Şüphesiz bu tür şiir, küçük burjuva uygarlığının son derece göreli bütünlüğü ile bağdaştıkça mutlak değerlere dayanan proleter uygarlığında kendine yer bulamayacaktır. Burada, tam anlamıyla soyut şiir, bağımsız sözcüklerin durağan toplumunu kurmak için tek başına yeterli olacaktır ve bu en temel öze doğru ilerleyen şiirsel gelişimin doruk noktasını ifade edecektir. Bu üstün şiir, yani şiirsel uğraşın en mükemmel örneği, edebiyatın kurtuluşuna delalet edecektir. Ve nihayet, başka hiçbir şiirin yapamadığı biçimde okuru, entelektüel görüngülerden azat edecektir.
Sonuç olarak, şiir ve karşı şiir arasındaki, felsefe ve anti felsefe arasındakinden az olmayan farklılık, zahiri olanla esaslı olan arasındaki ayrıma dayandığından, anti şiir ve anti felsefe bir Transandantalist için kabul edilebilir olurken, felsefe ve şiir, görüngüyle kurdukları farklı düzeylerdeki bağ nedeniyle kabul edilebilir olmayacaklardır. Dolayısıyla, kavramların en esaslı biçimiyle, anti felsefe ve anti şiir, en sonuncu insan uygarlığında itibar görecekken, bu uygarlıkta ne felsefe ne de şiir yüreklendirilecektir; çünkü bunlar, anti felsefe ve anti şiirin küçük burjuva düzeyi de dahil olmak üzere, göreli bir çağa aittirler ve mutlak bir uygarlık hakkıyla bir kez yola çıktığında, bu toplumda göreli olan hiçbir şey kabul görmeyecektir; soyut şiirin ön örnekleri dahi! Şüphesiz, roman/kısa öykü olarak kabul edilen kurgusal edebiyatın da, ne ağırlıklı olarak felsefi ve/veya şiirsel anlamda görüngülere dayananları, ne felsefe ve/veya şiir ile anti felsefe ve/veya anti şiir arasında bir denge kuranları, ne de ağırlıklı olarak anti felsefi ve/veya anti şiirsel anlamda öze ulaşmaya çalışanları bu toplumda kabul görmeyecektir. Kısaca gündelik hayatı düzenleyen burjuvazinin hangi katmanına dayanırsa dayansın böyle bir yazar bu toplumda yer bulamayacaktır.Bu nedenle bu şiiri görüp yorumları okuyunca şaiir elbette yeni kelimeler sunmalı topluma ama ama yalnızlıkta getirebilir bu dil ona dikkat derim.Şiire gelince yeni sözcükler diğer sözcüklerle harmanlaşmış bir halde.Bu şiir derinliği olan bir şiir ve başkaldıran bir şiir.Okumak insana zevk veriyor geleceği çağrıştırıyor çünkü.Gelecek şiirin adım sesleri.Ayrıca belirtmek gerekiyor fotoğraf o kadar çok şeyi anlatıyor ki.
|
| Bağlantı |
2008-05-03 16:18:18 - bilinçaltı ve şiir |
| Yazan: xanup |
Çıplak bir yalnızlık görüyorum şiirde sadece kelimelerden oluşmuş bir dünya.Kim yalnız değil ki?Yalnızlık gerçekten ancak bilinç altı ile açıklanabilir.Okuduğum kitaplarda şiir ve yalnızlık üzerine şunları not almışım.Özellikle fransızları şiir eleştirilerinde izledikleri yöntem çok ilgimi çekti.Eleştiri evrensel bir kavramdır.Burada adım adım damla damala akan bir yalnızlık görüyorum.Bir anlamdada sorgulama
Fransız filozoflar şiirsel metinleri çözümlemek için psikanalize başvurur; fakat ikinci elden bir psikanalizdir bu: Freuddan çok Fransız Freudculara gönderme yaparak, belki herkesten çok da Jungun etkisinde, zihin kavramı çerçevesinde bir felsefi araştırmaya girişir. Psikanalizde genel bir zihin yorumu ve onu irrasyonel tutumlarından arındırmaya yarayacak bir araç bulur (Chimisso 2001: 188-89).
Bachelard, Descartes ve Kantvari değişmez bir akıl tasavvuruna karşı çıkar ve La formation de l esprit scientifiquten (1938) itibaren “tartışmacı (polémique) akıl, hatta kendi kendisiyle tartışan (autopolémique) akıl” kavramlarını geliştirir; aklın ilanihaye tanımlanabileceğine inanmaz ve kendi kendisini sürekli yeniden kuran, önündeki engellerle mücadele eden bir akıl tasavvuru üstüne bina eder düşüncesini; aklı bölgeselleştirmesiyle de geleneksel rasyonalizmden iyiden iyiye kopar (1971: 23-27). Filozof, gerçeküstücü ozanlarla girdiği ilişki içinde gerçeküstücülük (sürrealizm ) kavramından esinlenerek akılüstücülük (surrationalisme) terimini türetir, anarşiye varacak ölçüde kendisinden bile kurtulan bir akıl anlayışına özendirmek ister (Chimisso 2001: 186-87).
Bachelard için zihnin değişmesinin önündeki epistemolojik engellerden biri olan düşgücü anlatımını şiirde buluyordu: Düşleri sanat, edebiyat gerçekleştirir, bilim değil diye vurguluyordu (1971 : 68). Şiir ve bilimin üzerine kurulu olduğu eksenler birbirinin tam tersidir. Zira şiir, nesneyle bir özdeşleşmeyi, nesneye ilişkin bir sempatiyi gerektirirken, bilim nesneye ilişkin tam bir soğukkanlılığı, hatta antipatiyi zorunlu kılıyordu. Felsefenin tek yapabileceği, şiir ile bilimi birbirini tamamlar hale getirmek, onları kusursuz karşıtlar olarak birleştirmektir. (1971: 124)
Yorumcularından birine göre, Bachelard şiirin rasyonel bilgi ve toplum üstünde etkisi olmadığını ve olmaması gerektiğini savunuyordu. Ona göre şiir evrilmezdi (tarihi yoktu) ve ilerlemeyi teşvik etmekten uzaktı. Aklın ilerlemesinin önündeki epistemolojik engel, irrasyoneldi; şiir de bu irrasyoneli dile getirmekteydi (Chimisso 2001: 193-94). Öyleyse şiirleri analiz ederek, bu irrasyoneli belirginleştirmek ve böylece bilimi önündeki engellerden kurtulmaya sevk etmek mümkündü: Zaten burada incelemek istediğimiz, diyordu filozof Ateşin Tinçözümlemesinde, düşünceli [dalgın] insandır; evinde, ocağının başında yalnızlık içinde oturan insan; ateş, yalnızlığın bilinci gibi parıldarken. Böylece ilkel izlenimler, duygusal bağlılıklar ve rastgele düşlemelerin gerçek bilimsel bilgi için yarattığı tehlikeleri göstermek için çok fırsat bulacağız. (1939: 9; altını ben çizdim.)
Psikanaliz bilimi düşgücünden kurtaracak bir araçtı; düşleri aklın dünyasından kovacak bir tür ilaç, en azından bilimsel düşünceye kendi bilinçaltını gösterecek bir aynadır[4]: Görgücü (ampirik) ve bilimsel bilginin temelinde bile bilincine varılmamış değerlerin etkisi söz konusudur. [...] Bilimsel deneyim içindeki çocukluk deneyiminin izlerini göstermeliyiz. Böylece bilimsel düşüncenin bilinçaltından, belli verilerin türdeş olmayan niteliğinden söz etme hakkımız olur [...]. (1939: 1-16)
Bu noktada, düşgücünün bilimin yaratıcılığı için gerekli olduğu öne sürülebilir, ama Bachelard bilimsel yaratıcılığın da düşgücüyle bir ilgisi olmadığı, kontrollü rasyonalitenin bir sonucu olduğunu düşünüyordu: Bilimsel yaratıcılık hayalleri kullanmamalıdır çünkü bilim öznenin, hele ki yalıtılmış öznenin serbest bir üretimi değildir. (Chimisso 2001: 196) Bilimsel bilgi yaratıcıdır; hiçbir zaman keyfi biçimde olmasa da, nesnesini ve değişmez yapılara uymak zorunda olmayan kendi yöntemlerini, keşif süreçlerini yaratır (Chimisso 2001: 195).Şairin dizelerinin benzersizliği yukarıda ki eleştiride belirtilmiş ancak bu sözcüklerin dizeler boyunca devem etmesi gerekir.Yeni kavramlar çok önemli.Bu sözcükleri yazarken yaşadığı topluma yabancılaşmadan sözcüklerle yazmak.Evet çağı karşılayan sözcükler.80 sonrası şiirlerine baktığımızda yeni sözcükler çok az şiirde bulunuyor.Yenilik şart.İnşallah nazımın yaptığı gibi yeni nesil şaiirleride bir manifestoyla putları yıkıyorum der.
|
| Bağlantı |
2008-05-03 15:58:52 - 1.Yılınızı kutlarım |
| Yazan: birgül tektaş |
zihnin atlama taşı çok iyi kuantum mekaniğini çağrıştırıyor.Gerçekten de artık eski dille yazılmış jkelimeler sıkıntı veriyor çağ değişti dil şairlerde halen aynı ama şair burada kendince yeni sözcükler üretmiş gerçekten kutluyorum.Kavrayışın berduşluğu kewlimeler gırtlağın mezarında oldukça benzersiz sözcükler.Bu işte bu... Sanat, yaratıcısının olduğu kadar izleyicisinin de belirli bilgi eşiklerini aşmış olmasını zorunlu kılar. Kimi sanat eserlerinin yaratılmasından çok sonra hak ettiği değeri bulması onun vaktinden önce doğmak gibi bir kusura sahip olmasının yanı sıra daha çok izler çevrenin doğru değerlendirme yapabilecek titizliği göstermemiş olduğunu ileri sürebiliriz.
İzler çevrenin çevre için yeni kelimeler çok hoş. burada anamayacağımız kadar çok nedenleri vardır. Ancak burada sadece bilgi eksikliğini vurgulamakla yetinelim. Tıpkı sanatçının yeteneğine, yaratıcılığına ek olarak ürün verdiği alanın kapsamlı bilgisine sahip olmak yükümlülüğünü taşıyor olması gibi izleyicinin de doğru değerlendirme yapabilmesi için neyle karşı karşıya olduğunun bilgisiyle donanmış olması gerekir. Sanatla ilgilenmenin belli sanat kurmaylarına havale edilecek profesyonel bir uğraş olduğu düşünülmüyorsa kaçınılmaz biçimde sanat hakkında bilgilenme faaliyetine girmek gerekecektir. Ancak her sanat izleyicisinin ilgilendiği tür hakkında detaylı bir bilgi birikimine sahip olması mümkün olamayan ama ideal bir durum olarak görünebilir. Sanırım bu nedenden dolayıdır ki sanat eseri ile izleyici arasında eleştirmenler bulunmaktadır. Biriken ve yaygınlaşan sanat pratiğinin bir sanayi oluşturacak kadar genişlemesiyle izleyicilere ürünleri tanıtma, aktarma gibi işlevler eleştirmenlere yüklenmiştir. Bu da bir sanat eserini değerlendirme işini yalnızca eleştirmenlerin göreviymiş gibi bir yanılsamaya neden olmaktadır. İzleyici artık ulaşılabilirliği en fazla olan bir eleştirmenin sözlerine kulak vererek kendisi için seçilen eserleri izleyecektir. İzleyici için eleştirmenin yargısı tayin edici bir rol üstlendiğinden eser karşısında kendi kendisinin kılavuzu olma, eleştirme, yargılama gibi çeşitli zihin faaliyetlerine girmekten geri durmaktadır. İzleyici eser karşısında gereğinden fazla tembellik hakkını kullanarak medyanın da etkisiyle adından övgüyle söz edilen eserlerden, kendine bir şey katmaksızın şöyle bir göz gezdirmekle yetiniyor.Ama bu şiirde sadece göz gezdirmek yetmiyor bunun için zihnin derinliklerine basamak basamak(dizeler boyunca)inmek gerekir.Ve beyinden seyahat bu şiirde olduğu gibi yüreğe çıkıyor.Yalnızlık nefis anlatılmış.Bu ülkede aydının yalnızlığını hüzünle birlikte hissediyor insan.Tebrikler.Resim bana çok şey hatırlattı
|
| Bağlantı |
|
Hakkımda
Kategoriler
Arkadaşlarım
burcuyalkin
|